Pinned Tweet
Hamas’ın tuzağı veya Gazzeli çocuklar neden ölmek zorunda?
7 Ekim… Çok çirkin bir işti.
Artık dünyanın her tarafında hep olduğu gibi yine Müslümanlardan geldi.
Gereken soruları sorma cesaretimiz olmadığından tespitini bir türlü yapamadığımız dev bir sorunun, sonsuza kadar süremeyecek bastırılması.
Neyse.
Şimdi konumuz bu değil.
Şimdi konumuz Gazze’de çocukların neden öldüğünü anlamak.
7 Ekim 2023, Aksa Tufanı.
Bu ismi hatırlamalıyız.
Özellikle de Hamas’ın kendi sinsi ve vahşi saldırısına önce tufan deyip, sonra da “bu aslında bir savunma operasyonuydu” açıklamasını unutmamak için.
Çünkü hemen her şeyin özü bir çekirdek gibi orada saklı.
Aksa Tufanı açık ki, reddedilemez bir savaş davetiydi.
Öyle olmak için planlanmıştı.
Sonradan “saldırı için duvarda açtığımız gediklerin kontrolünü yitirdik. Yapılanlardan sorumlu değiliz. Onlar bizim adamlarımız değillerdi” deseler ve bu sözlerinde belki biraz haklılık payı bulunsa bile, yani tümüyle bir kenara bıraksak bile eylemlerindeki çirkinliği, operasyonlarının asıl hedefi sivillerdi ve zaten her şey, daha planlanırken çirkindi.
Oysa Aksa Tufanı gibi kapsamlı bir operasyon kendisine sadece veya en azından ağırlıklı olarak, askeri hedefler koyabilirdi.
Ama öyle olmadı.
Aksa Tufanı, neredeyse tümüyle sivilleri hedef aldı.
Ve tabii Gazze duvarındaki güvenlik sistemini işletmekten sorumlu, küçük karakollarda sadece tabancayla silahlanmış kızlar gibi kolay askeri hedefleri de.
En fazla drone ile sittin yıldır aynı pozisyonu bekleyen ve personeli civarda piknikleyen bir Merkava’yı, şenlik ateşi niyetine vurdular.
Ama daha çok sahildeki turistleri, zayıf korumalı kibbutzları, dağın başında yapılan bir müzik festivalini hedef aldılar.
İlk amaç olabildiğince çok rehine elde etmekti.
İkinci amaç da İsrail’i savaşa çekmek.
Bu iki görevi de başarabilmenin tek yolu ise operasyonun odağına sivilleri yerleştirmekti, IDF’yi değil.
İkinci hedefe hemen ulaşıldı, İsrail anında karşılık verdi ama algılayabildiği kadarına.
Uçaklar daha 7 Ekimin öğleden sonrasında roket ve havan atışlarına göre taktik hedeflerini belirleyip vurdular.
Sonra dikkatler içe döndü ve insan avı başladı.
Arada helikopterler sınırdan geriye, duvara doğru kaçanları vurdular.
(Ve evet, Gazze’ye kaçarken vurulan araçların bazılarında rehineler olabilir, dahası kırılma noktası tam burası olabilir.)
Neticede Hamas, 250 civarı kimisi canlı kimisi ölmüş rehine ile Gazze’ye geri döndü, arkasında çoğu sivil 1400 civarında ölü ve sürüyle rezillik ve birkaç bin serseri mayını da bırakarak;
Milisler, beyaz entarisi ve sakallı sarığıyla kafa kesmeye gelen eli kılıçlılar, Doblolu şişman ceset arakçıları, birkaç terli bıyık, ana babasına telefonda en az 10 Yahudi öldürdüğünün müjdesini ağlayarak veren zavallı ruh hastaları, sapıklar, katiller vs…
Sırf yakıp yıkmak için İsrail’in içine sürülüp ve daha baştan unutulmuş bir güruh.
Tek 1 esir İsrail askeri için, Gilad Şalit için, içlerinde Aksa Tufanı saha lideri ve itiraf edilmiş 4 cinayetten 4 kez ömür boyu hapse mahkum Yahya Sinwar’ın da bulunduğu 1027 kişi veren İsrail’e karşı, şimdi elinde Gazze’nin her tarafına dağılmış 250 civarı Gilad Şalid'i bulunan Hamas artık emindi;
"İsrail hava bombardımanı yapamaz.
Rehineleri riske atamaz."
Peki ne yapacaktı İsrail?
Belki çok fazla cepheli ama sonuçta sınırlı ve net hedefli bir kara harekatı/harekatları silsilesi, onu da ancak iğneyle kuyu kazarak…
İsrailin başka şansı yoktu.
Hamas’ın hedefi buydu;
IDF’yi sınırlı hava desteği ile bir kara harekatına zorlamak...
Böyle bir harekat yürütebilmenin, böyle bir harekattan zaferle çıkabilmenin, ne İsrail için ve ne de başkası için imkanı yok.
Tuzaklanmış EYP’ler, mayınlar, kimin elinde neyle çıkacağının belli olmadığı çok iyi gizlenmiş tünel ağızları ve binlerce savaşmaya aşırı hevesli adam ile onlara kalkan olmaya hazır akrabaları...
Bütün yığınak tünellerdeydi. Yerin altında.
Yerin üstünde de muhtelif yerlere serpiştirilmiş rehinelerle fazladan tahkim edilmiş bir kalkan olarak, bütün bir Gazze vardı.
İsrail bu koşullarda asla başaramazdı.
(Aslında elbet başarırdı. IDF gerekirse son adama kadar o kuyuyu iğneyle kazar, alabildiği kadar rehineyi canlı alır ve sonunda içeride de kimseyi canlı bırakmayıp çıkardı, bunun için yeteneği vardı ama kim böyle bir şeyi yapmak isteyebilir?
Kimin nefesi buna dayanabilir? Böyle bir seçeneği kim savunabilir? Bu kime dayatılabilir?)
İsrail böyle bir operasyonun daha en başında çok fazla kayıp verecekti ve sonunda da en fazla bir Pirus zaferinin olduğu bu yolda fazla ilerlememeyi tercih edip, çekilecekti.
Kaçınılmaz Hamas zaferi.
Plan buydu.
Biraz fazla kanlı ve çirkin olmakla beraber iyi bir plan.
İsrail bu sefer kazanamayacaktı ve Hamas da gelecekteki muhtemel her pazarlıktan kârlı çıkacaktı.
Ama öyle olmadı.
Birincisi kendilerini getirdikleri durum yüzünden;
İsrail için Hamas’ın pazarlık yapılabilir bir pozisyonu yoktu.
Hamas’ın aslında sadece propaganda söyleminden ibaret ve asla ulaşamayacağını bildiği o malum ütopyası,
yani İsrail’in illa yok edilecek olması,
yani nehirden denize Filistin, İsrail için buz gibi bir gerçek tehditti.
Böylelikle durum, tarihte İsrail için sıklıkla olduğu gibi, yine bir varoluş mücadelesine dönüştü.
İsrail de bu sondan kurtulmanın yolunu aradı ve buldu;
Ya orduyu feda edeceklerdi, ya rehineleri.
Doğal olarak rehineleri feda ettiler ve bombardıman başladı.
Böyle bir karar vermenin Yahudiler ve İsrail söz konusuyken ne derece zor olduğunu anlamak için biraz o kültüre aşinalık gerekli ama bunun açıklaması için bu yazı uygun değil.
Bu aşamada İsrail’in rehinelerle ilgili tek umudu, Hamas’ın ileride koz olarak kullanmak niyetiyle elinden geldiğince onları canlı tutmak isteyeceği ve İsrail bombardımanından koruyacağı fikri üzerine kuruluydu, ki hâlâ öyle ve bu muhtemelen savaşın son anına kadar da böyle kalacak.
Böyle bir seçime zorlanmış İsrail’in, Gazze’deki sivilleri gözetmesi beklenebilir mi?
Bu mantıklı mı?
Şu veya bu sebepten;
zorlandığı için, ölüsüne Hamastan para alıp hayatı devam ettirecek kadar çok çocuk yapmış olduğu için, cennete gitmek için, kafasına silah dayanmış olduğu için, gıdaya mecbur olduğu için, kaçacak fazla bir yer olmadığı için, Hamas zaten kaçanları bombaladığı için vs vs
kaderleri canlı kalkanı olarak çizilmiş Gazzelilerin, bu koşulda hiç şansları yoktu.
İsrail’in Gazzelilerden oluşan canlı kalkanı etkisiz bırakmaktan başka seçeneği yoktu.
Bombardıman tünel çıkışlarını yıkıntıyla kapadı, EYP’ler erişilemez oldu, fünyeler kayboldu, kablolar koptu, tuzaklar bozuldu, tüneller sığınak delen bombalarla çökertildi ve Hamas militanları daha savaşamadan tünellerde binlerle öldüler.
Muhtemelen epeyce rehine de onlarla birlikte öldü.
Bu oyunu Hamas kurdu.
Bernard Kouchner’ın savaşın ilk günlerinde söylediği gibi; “Hamas hepimizi tuzağa düşürdü”
Bombalar belki İsrail uçaklarından atıldı ama sonuçta İsrail’i buna zorlayan, onu seçeneksiz bırakan Hamasdı..
İsrail’in ortak tarihleri boyunca onları her saldırışlarında ve defalarca tokatlayıp geri püskürtmesinin gerçek sebebini anlayacak bir kafa yapıları olmadığı için hata yaptılar.
Hayatla ve hakikatle kurdukları ilişkileri baştan bozuk olduğu için hata yaptılar.
Ahlak anlayışları ilkel ve çürük olduğu için hata yaptılar.
Veya bir başka bakış açısından hiç hata yapmadılar da tehlikeli bir kumar oynadılar.
İbrahim Anlaşmaları onlar için sonun başlangıcı diye bütün kozlarını savaşa yatırdılar.
Kaybetmeleri gerekiyor.
Kesin ve net.
Bu İsrail’in değil, insanlığın savaşı ve ölenlerin günahı da Hamasın boynunda.
*Bu, bu konudaki ikinci yazım. Yine sabit tweete koyacağım ve ilk yazı kolay bulunabilsin diye ⬇️ona kod olarak yazdım...
“Görev Gücü Zıpkın” Neden Dağıtıldı?
7 Ekim.
Sevan Nişanyan, 7 Ekim Katliamından birkaç gün sonra yayınladığı videosunda şöyle diyordu:
“Bir açık hava toplama kampı. 17 yıldan beri insanların hapsedildiği, aç bırakıldığı ve zaman zaman bombalandığı … basbayağı Varşova Gettosu niteliğinde bir yer Gazze. (Sonradan benzetmelerine Auschwitz’i de ekleyecektir.)
Ve gidip o toplama kampının hemen karşısına, tellerin dışına, barış için Rock Festivali yapmak yüzsüzlüğün, alçaklığın ve namussuzluğun aşırı bir ucudur. Bence her şeyi hak eder böyle bir ...”
xitter.gq/kampananews2022/…
Sevan Nişanyan, Hamas militanlarının bir düzine kadar tandem paramotorla Gazze duvarını aşıp havadan indikleri ve 270 kişiyi katlettikleri Re’imdeki Nova Müzik Festivalinden bahsediyor.
Festival Nişanyan’ın söylediği gibi Gazze Duvarı’nın önünde değil, duvardan yaklaşık 4 km uzaktaydı ve zaten Gazze de Nişanyan’ın söylediği gibi bir yer değildi.
Mülteci Kampları derme çatma barakalar arasındaki çamurlu yollarda çıplak ayaklı aç çocukların dolaştıkları yerler değildi.
Kamplar genellikle elektriği, suyu ve kanalizasyonu olan, tipik Ortadoğu gettosu görünümünde fakir gecekondu mahalleleriydi.
Ve Gazze’de, saunalar, oteller, araba galerileri, plaj kulüpleri, havuzlu villalar, lüks apartman daireleri vardı.
Bir üniversite (elbette İslami) ve sürüyle de hastane, spor salonu ve okul vardı.
Aslında açıktı;
Ortada bir şafak vakti elde tüfekler, RPG’ler, bıçaklar ve kılıçlarla zincirlerinden boşanmış gibi İsrail kibbutzlarına dalmak ve sanki özellikle çirkinleştirilmiş bir şiddet gösterisi sergilemek, anlamsız bir sivil kıyımını başlatmak için geçerli bir sebep yok gibiydi.
Evet Gazze fakirdi, birçok sıkıntısı ve eksiği, zorluğu vardı ama bütün bunların mümkün olduğu bir hayatın, ne Varşova Gettosu ve ne de Auschwitz ile kıyaslanması pek mantıklı olmadığı gibi Gazze, ortada kıyıma yol açacak nefreti biriktirmiş bir havza gibi de görünmüyordu.
Nişanyan, belki de kendisine yapılan uyarılar sonrası durumu fark ederek konuyla ilgili bir daha hiç konuşmadı.
Fakat bilindiği gibi yine de Dünyada önemli sayıda insan, Aksa Tufanı’nın İsrail’in Gazze’ye yaptığı onur kırıcı baskının bir sonucu olduğu fikrinde.
Belki Nişanyan da hâlâ öyledir ama artık Filistin Meselesiyle ilgili derin bir suskunluğa girdiği için onun fikrini bilemiyoruz.
Yani gerçek Nişanyan’ın ve onunla birlikte aynı fikri muhtemelen farklı sebeplerle paylaşanların sandığı gibi değil.
Gazze bir Varşova Gettosu da değil, Auschwitz de değil.
Bir tür açık hapishane olduğu belki doğru olabilir ama onun içinde de sürüp giden bir hayat ve bu hayatla birlikte çalışan bir ekonomi var.
Gazze’deki o havuzlu villalar, oteller ve diğerleri bize başka bir hikayeyi, 7 Ekim günü Aksa Tufan’ının hemen arkasından başlayan cevabi İsrail hava saldırılarının ilk hedeflerinden birinin Hamas’ın Ulusal İslam Bankası binası olduğunun gerekçeleriyle birlikte anlatıyor.
“Parayı takip et”
2017 yılında Nitsana Darshan-Leitner ve Samuel Katz'ın kaleme aldığı Harpoon: Inside the Covert War Against Terrorism's Money Masters, yani “Zıpkın: Terörizmin Para Ustalarına Karşı Gizli Savaşın İçinde” yayınlandı. Kitap, Mossad içinde kurulu, terörün finansmanı üzerine uzmanlaşmış Task Force Harpoon (Zıpkın Görev Gücü) adlı bir alt grup hakkındaydı.
jpost.com/Israel-News/Operat…
Fikir sahibi, 1945 yılında ailesi Sibirya'dan Polonya'ya kaçarken bir tren vagonunda dünyaya gelen, eski paraşütçü, 6 Gün Savaşı gazisi, Mossad yöneticilerinden Meir Dagandı ve Dagan bu fikri hayata geçirmek için epeyce uğraşmıştı. “Ne yapacaksın? Teröristlerin kredi puanını mı düşüreceksin?” türünden alaylarla karşılaşmasına rağmen Dagan inat etti ve 1996’da nihayet başlattığı projesi onu sonunda, 11 Eylül saldırılarının hemen arkasından 2002’de Mossad Direktörlüğüne kadar taşıdı.
Terönün finansmanını izleme, terörle mücadele alanının eski bir konusu olsa da gerçek önemi 11 Eylül saldırısından hemen sonra anlaşılmıştı ve Mossad’ın elinde de hazır, mücadele etmek için Dagan tarafından kurulmuş, iyi çalışan bir silah vardı; Zıpkın.
Zıpkın çoğunlukla muhasebeciler, avukatlar, bankacılar, öğretmenler, eski polis ve askerlerden oluşuyordu. Temel görevleri başta Hamas olmak üzere, terör gruplarının finans dolaşımının derinlerine inmek ve kaynağı engellemekti.
Asıl silahları hukuk ve uluslararası davalar olsa da (kitabın yazarlarından Nitsana Darshan-Leither’in de avukatlarından biri olduğu Shurat Hadin adlı terör davalarında uzman bir hukuk örgütlenmesiyle beraber çalışıyorlardı) grubun, çoğu benzerlerinden farklı olarak şiddet kullanmak yetkisi vardı ve Zıpkın zaman zaman bu yetkiyi etkili bir biçimde kullandı.
2002 yılında Yaser Arafat'ın mali danışmanı Muhammed Raşid'i hedef aldılar. Operasyonda Latin Amerika’daki bir paravan şirket kullanılarak Raşid kandırıldı, yatırıma ikna edildi ve bir süre yüklü kâr getiren alışverişin sonunda şirket de, hisseler de buhar oldu. FKÖ, 100 milyon dolardan fazla zarara uğratıldı.
Zıpkın 2006’da IDF ve onun zırhlı araçları desteğinde Ramallah, Cenin ve Tulkarim’de, koordineli bir dizi banka soygunu düzenledi.
Soygunda alınanlar, operasyon yapılan bankaların kasalarındaki 40 milyon Şekel nakit dışında, devlete ait rüşvet fonlarından küresel İslami yardım kuruluşlarıyla bağlantılara kadar her tür bilgiyi içeren, farklı kaynaklardan Hamas’ın nakit akışını belgeleyen bilgisayar sabit diskleri ve banka kayıtlarından oluşuyordu.
Zıpkın Görev Gücü çalıştığı zaman zarfında nakit bloklarını hava saldırısıyla yakmak da dahil epeyce etkili ve bazıları hukuki açıdan tartışmalı birçok başarılı eyleme imza attı ki bunlardan bir tanesi, 2014 Savaşı’nın, yani Dökme Kurşun Operasyonu’nun sonunu getiren darbe olarak kabul ediliyor:
(Kitaptan özetleyerek;)
“… Dökme Kurşun Operasyonunun sonuna gelindiğinde Hamas militanlarına para ödemekte güçlük çekiyordu ve durum örgüt içinde, neredeyse bir isyanı patlatacak raddeye gelmişti.
Hamas’a acil para gerekiyordu.
23 Ağustos 2014'te İsrail istihbarat servisleri, Mısır'da dört büyük deri valiz içinde 13 milyon dolar nakitle seyahat eden 20'li yaşlarındaki bir kuryeyi izlemeye aldılar. Takip, kurye valizlerle birlikte Sina’da güvenli evin altına kazılmış, iyi aydınlatılmış ve havalandırılmış bir tünelin girişine ulaştığını şifreli bir mesajla haber vermesine kadar sürdü.
Ardından çantalar tüneli bir saatte geçtiler ve para tünelin Gazze tarafında teslim alındı.
Para dolu çantalar, Hamas'ın maaş bordrosu sorumlusu Muhammed el-Ghoul’un Çin yapımı makam aracına aktarıldıktan hemen sonra, İsrail Hava Kuvvetlerine ait AH-64D Longbow saldırı helikopterinden ateşlenen bir AGM-114 Hellfire füzesi aracı vurdu.
Goul’un aracı siyah dumanlar içinde yanan bir demir yığınına dönüştüğünde Gazze sokaklarına yanmış 100 Dolarlar yağıyordu.
Maaşlarının yakılması Hamas için büyük bir darbe oldu. Nakit olmadan mücadeleyi sürdüremezlerdi ve böylece Hamas ateşkes istedi.
Gazze savaşı bu darbeden 48 saat sonra sona erdi…”
Netanyahu’nun kumarı.
Arka arkaya gelen başarılarıyla parlayan ve kendisinden beklenenin çok üzerinde yararlılık gösteren Zıpkın Görev Gücünün yıldızı, Meir Dagan’dan 2011’de Mossad Şefliğini devralan Tamir Pardo döneminde de yükseldi fakat işler, Netanyahu’nun 2015’de başlayan yeni görev süresinde Yossi Kohen’i Mossad’ın başına getirişiyle birlikte değişmeye başladı.
Artık İsrailin yeni bir fikri vardı; Gazze’yi zenginleştirmek.
Hayat yaşamaya değer hale geldikçe ölümden uzaklaşılır, basit.
2017’de Zıpkın Görev Gücü dağıtıldı.
The New York Times’ın 10 Aralık 2024 tarihli “Sessizlik satın almak; İsrailin Hamas’a destek planı” başlığıyla yayınlanan yazısı, Batı basınında çıkan çoğu benzerleri gibi Netanyahu ve etrafındakilerin 2014’de şekillenmeye başlamış yeni Hamas politikasına ve onun karşılaştığı dirence odaklanıyor.
Yazının alt başlığı; “Başbakan Binyamin Netanyahu, güçlü ama çok da güçlü olmayan bir Hamas'ın barışı koruyacağı ve böylece bir Filistin devleti kurmak konusunda herkesin üzerinde oluşan baskıyı azaltacağı konusunda kumar oynadı” diye atılmış ve şöyle devam ediyor;
“Katar hükümeti yıllardır Gazze Şeridi'ne ayda milyonlarca dolar gönderiyordu(Ayda 15 milyon Dolar). Bu para, Hamas hükümetinin desteklenmesine yardımcı oldu. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu bu ödemelere hoşgörü göstermekle kalmadı, teşvik de etti.
(Bu teşvik politikasıyla birlikte Katar eliyle Gazze’ye giren paranın ayda 30 milyon Dolara çıktığı söyleniyor.)”
nytimes.com/2023/12/10/world…
Ve Gazze ekonomisi sadece Katar’dan gelen para ile de dönmüyor.
The New York Times’ın Aksa Tufanından 1 ay kadar sonra yayınlanan bu yazısının başlığı, İsrail’in Hamas’ın para makinasını yıllar önce tamamen çözdüğünü ama buna rağmen hiçbir şey yapmadığını söylüyor;
www-nytimes-com.translate.go…
İsrail istihbaratı 2018'de büyük bir istihbarat başarısına imza attı.
Hamas'ın operasyonlarının finanse edildiği özel sermaye fonunun karmaşık ayrıntılarını içeren gizli belgelere ulaştı.
Hamas’ın muhasebecisinin bilgisayarından çalınan belgeler örgütün tüm varlıklarını ve para trafiğini listeliyordu.
Dünyanın her tarafından gelen çeşitli yardım kampanyalarından başka nakit, 2014’den sonra güçlenmeye başlayan ve merkezi Türkiye gibi görünen bir Hamas yatırım ağından da geliyordu.
Hamas, Tunus, Türkiye, Cezayir, Birleşik Arap Emirliklerindeki yatırımlarından para kazanıyor, büyük miktarda emlak alışverişi yapıyor, inşaat şirketlerinden tavuk şirketlerine kadar işletme açıyor, Türkiye Borsasında hisse alıp satıyor ve şirketlerinin hisseleri alınıp satılıyordu.
Belgeler açık ki Hamas'ın para akışını kesme ve planlarını engelleme için potansiyel bir yol haritalarıydı ve Mossad belgeleri Washington ile de paylaştı.
“Ve hiçbir şey olmadı.” Diye devam ediyor haber.
“Belgelerde adı geçenler ne ABD ve ne de İsrail yaptırımları ile karşılaştılar. Hiçbir şirket için hiçbir işlem yapılmadı ya da Hamas finansal ağının merkezi olan Türkiye'ye bu şirketleri kapatması için baskı yapılmadı.
…
Amerikalı ve İsrailli uzmanlar artık bu paranın Hamas'ın askeri altyapısını oluşturmasına ve 7 Ekim saldırılarına zemin hazırlamasına yardımcı olduğunu söylüyor.”
Hamas’a alan açma politikası yüzünden zamanında kendi Savunma Bakanı Lieberman’ın da tepkisini çeken Netanyahu bugün, yani 7 Ekimden sonraki zamanlarda muhalifleri tarafından giderek artan bir şiddetle eleştiriliyor ve hatalı bir stratejiyi kendi politik çıkarları için seçmekle ve Hamas’a 7 Ekim saldırılarının mali alt yapısını neredeyse İsrail eliyle sağlamakla suçlanıyor.
Bu suçlamalarda haklılık payı da bulunabilir.
Hamas ve İsrail arasında 2014’deki son büyük çatışmadan, Koruyucu Hat Operasyonundan beri bölge, aralarla şiddetlenen çatışmalara rağmen görece sakindi ve inisiyatif İsrail’in eline geçmiş gibiydi.
2014’den 7 Ekim 2023’e kadar çatışmalar Gazze dışındaki Filistin yerleşkelerinde yaşandı ve genellikle düşük seviyede kaldı. Tam da Zıpkın’ın tasfiyesine yol açan strateji değişikliğinden beklendiği gibi Hamas, Gazze ve dünyanın geri kalan yerlerinde kendi işine bakıyor ve şişmanlıyor gibi görünüyordu.
Ancak 7 Ekim günü Hamas’ın veya en azından Hamasın bir bölümünün uyumadığı acı bir şekilde anlaşıldı.
Hamas saldırısı Filistin Baharı rüzgarları estirmeye başlayan İbrahim Anlaşmalarının son evresinden hemen önce gerçekleşti ve barış umutları kim bilir kaçıncı kez çöpe atıldı.
Açık ki İsrail aldatılmıştı.
Yahya Sinwar.
İsrail istihbaratının Hamas’ın Aksa Tufanı benzeri bir operasyon için hazırlık yaptığından haberi olmadığı iddiası doğru değil.
Hamas yıllardır askeri eğitiminin önemli mesaisini Gazze Duvarını aşan bir saldırıya ayırıyor ve militanlarını da buna göre ve neredeyse yarı aleni biçimde eğitiyordu.
Mossad’ın doğal olarak bundan haberi vardı.
İsrail’i aldatan, saldırının hiç beklenmedik bir zamanda gelmesiydi. Taraflar arasında tansiyonun düşük, anlaşma ihtimallerinin yüksek olduğu bir zamandı ve Netanyahu’nun Hamas’ın ekonomik ağına dokunmayarak onu zenginleştirme ve bu yolla da ehlileştirme planı yıllardır işliyor gibi görünüyordu.
7 Ekim’den hemen sonra, saldırının Hamas’ın yurt dışındaki liderlerinin haberi olmadan ve lider ekibin Gazze’deki tek üyesi Yahya Sinwar iradesiyle gerçekleştirildiği iddiaları ortaya atıldı, İran’ın başlangıçtaki çekingenliği de buna kanıt olarak anlatıldı.
Yahya Sinwar’ın geçmişinde kısa bir araştırma, bu gibi iddiaları güçlendirecek bazı kanıtlar sunabilir.
Sinwar, Hamas'ın "polisi" denebilecek Munazzamat al Jihad w'al-Dawa (Majd) adlı örgütün kurucusu.
İsrail ile işbirliği yaptığından şüphelenilen kişileri öldürmesi ona "Han Yunus Kasabı" lakabını kazandırdı.
1988 yılında Sinwar iki İsrail askerinin kaçırılmalarını ve İsrail ile işbirliği yaptığından şüphelendiği dört Filistinliyle birlikte öldürülmesini planladı.
Aynı yılın Şubat ayında tutuklandı; sorgulama sırasında kurbanlardan ikisini boğduğunu, bir diğerini sorgulama yanlışlıkla öldürdüğünü ve dördüncüsünü kaçırma girişimi sırasında yanlışlıkla vurduğunu itiraf etti ve müfettişlere dört cesedin gömülü olduğu bir meyve bahçesini gösterdi.
1989 yılında dört kez ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
Birkaç kez kaçmaya çalıştı ancak her seferinde yakalandı.
2008 yılında hapis cezasını çekerken İsrailli doktorlar tarafından ameliyat edildi ve beynindeki bir tümör alınarak hayatı kurtarıldı.
Sinwar hapiste iyi derecede İbranice öğrendi ve 22 yıl hapis yattıktan sonra, 5 yıldır rehin tutulan IDF askeri Gilad Shalit karşılığında, 2011 yılında yapılan esir değişiminde kapsamında 1.026 kişi ile birlikte serbest bırakıldı.
Serbest bırakılanlar arasında lider pozisyonunda olanların tümü İsrail tarafından Gazze’ye dönmeme şartıyla ve aralarında Türkiye’nin de olduğu başka ülkelerde yaşamak üzere serbest bırakılırken nedense Sinwar’ın Gazze’ye dönmesine izin verildi.
2017’de Sinwar İsmail Haniye’den görevi devralarak Hamas’ın Gazze’deki lideri ve dolayısıyla Gazze’nin de de facto lideri oldu. oldu.
Bundan sonra Sinwar zaman zaman Hamas’ın İsraile saldırmakta kullandığı tünellerin kapatılması gibi barışçı eğilimler sergilese de davranışları iki uç kutup arasında git-gelliydi.
16 Mayıs 2018'de El Cezire'ye Hamas'ın barışçıl, halk direnişini sürdüreceğini belirttiği ve Hamas'ın İsrail ile müzakerelerde rol oynayabileceğini söylemeden bir hafta önceki başka bir konuşmasında Gazzelileri İsrail kuşatmasını kırmaya teşvik edebiliyor, "Baskı ve aşağılanma yüzünden ölmektense şehit olarak ölmeyi tercih ederiz" deyip ekliyordu; "Biz ölmeye hazırız, on binlercesi de bizimle birlikte ölecek."
Gerçekten de öyle oldu.
7 Ekimde Hamas saldırısıyla başlayan son savaşta Gazze’de ölenlerin sayısı 30 bine doğru ilerliyor ve IDF de her geçen gün Sinwar’ın etrafındaki çemberi daraltıyor.
Sinwar, kuşkusuz ki İsrail için özel biri.
Ancak bu özellikli olma durumu muhtemelen Hamas’ın savaş liderliğinden başka, İsrailli istihbaratçılarla kurduğu kendine has ilişkiden de kaynaklanıyor.
Kesin olan, Sinwar’ın sadece 7 Ekim saldırısında değil, İsrail’in saldırıya hazırlıksız yakalanmasında da belirleyici bir rolü olduğu ve bunlardan da önemlisi, İsrail’i Gazze’ye yıkım getiren askeri kararlılığa sürüklemekte asıl sorumlu olduğu.
Bu da AI izi ama bu, görüntü sahte demek değil.
Daha uzak bir görüntüden detay alırken ve büyütülürken AI’nin yaptığı düzeltme hatası.
Grok şöyle diyor;
Yüz kısmı özellikle “işlenmiş” görünüyor; doğal video çerçevesinden beklenen pikselleşme/bulanıklık yerine AI tarzı pürüzsüzlük var
Nie wiem, jak ma na imię. Wiem, że w Krakowie, kiedy ludzie uciekali, on działał i nas chronił.
Postrzelony w rękę dalej strzelał. Zatrzymał tego, kto zabijał.
Zatrzymał zabójcę
Policjant, który w tej jednej chwili zdecydował, że ktoś inny nie zginie, jeśli tylko on zdąży.
Dziękuję Ci. I proszę – trzymaj się. Wracaj.
Murem za Tobą i za wszystkimi, którzy dziś byli na służbie. 🇵🇱
Fırat Erez retweeted
İsveç ordusunun paylaştığı bir eğitim videosunda askerlerin çoğu 'etnik İsveçli' görünüyor. Bu aslında yeni bir şey değil; askeri birimler yıllardır kendi gerçek personelini paylaşıyordu.
Ancak reklam ve tanıtım filmlerinde yakın zamana dek toplumsal ve etnik çeşitlilik daha öne çıkarılıyordu.
Şimdi ise Avrupa'daki güvenlik ortamı değişirken iletişim dili de değişiyor.
Kariyer, çeşitlilik ve kapsayıcılık vurgusunun yanına ülkeyi savunma, askerî hazırlık ve gerçek askeri birliklerin görüntüleri daha fazla ekleniyor.
Belki de değişen yalnızca reklam dili değil, Avrupa'nın kendisini ve geleceğini algılama biçimi değişiyor.
Ne kadar refah içinde yaşarsanız yaşayın, ülkenizi eninde sonunda kendiniz savunmak zorundasınız!
#Sweden #MilitaryRecruitment
"Bir zamanlar..." da saçma ve eleştirilecek işler yapıyordu ama o zaman ağzınızı açamıyordunuz.
İnsan şunu yazmaya utanır ama doğru;
"Allah utandırmasın" diye dua ettiniz ve dileğiniz gerçek oldu.
Bir zamanlar.
Muayene için gittiği hastaneden başhekimin kendisini kapıda karşılamasını istiyordu.
Bakan bile değilken.
Kibir, “Allah’a isyan” olarak kabul edilen büyük günahlardan sayıldığı halde.
Şimdi gardiyanlarla muhatap.
Yine de üzüldüm.
Haklı sebepler olsa bile bir başkasının gözyaşları üzerinde tepinmem.
Deniz Göktaş, Murat Ağırel gibi muhalifler tutuklandığında da mutlu olmadım, savunma hakları kısıtlı olduğu için haklarında yazmayı bıraktım.
Ama 👇 bu görüntülerden çıkarılması gereken ne çok ders var.
Herkes payına düşeni almalıdır.
In 1942, a drunk German officer sat at dinner and bragged about the Jewish woman he had selected from the brothel the Nazis had forced open in town. He said her name out loud. The Tunisian Arab sitting across from him stayed calm, smiled, poured more wine, and finished the meal. Then he drove the officer home, sped through the dark streets, and knocked on a door close to midnight. That night, he hid 25 people for four months. He never spoke about it again.
His name was Khaled Abdul-Wahab. He was 31 years old, a wealthy Muslim Tunisian who had studied art and architecture in New York and spoke fluent German. Nazi officers trusted him. They invited him to their dinners.
Tunisia was the only Arab country directly occupied by Nazi Germany during the war. Jewish families were pushed from their homes. More than 5,000 Jewish men were sent to forced labor camps. Yellow stars marked every chest.
That December night in the coastal town of Mahdia, Khaled listened as the officer boasted. The woman he named belonged to a family Khaled had known all his life.
He left immediately. He drove through the night. He knocked on their door at midnight.
Pack nothing. Come now.
He gathered 25 people — mothers, fathers, cousins, and children — and drove them nearly 20 miles to his family farm, hiding them inside the olive press, stables, and storage buildings.
This was not one brave act. It was four straight months of courage.
He fed them while supplies grew scarce. He kept babies quiet. He trusted his servants to stay silent. When German soldiers arrived to count Jewish families, the hidden people pinned yellow stars onto their clothes and stood motionless. When the soldiers left, the stars came off again.
One night, a drunken soldier wandered onto the farm and discovered them. An eleven-year-old girl hiding under a bed watched him laugh and threaten to kill everyone there. Then Khaled appeared. She remembered him her entire life as a guardian angel. He calmly walked the soldier outside, took away his weapon, and sent him off the property.
Nobody on that farm died.
In May 1943, British forces liberated Tunisia. All 25 people returned home alive.
Khaled went back to a quiet life. He married, raised daughters, painted, and worked in government service.
He never told anyone what he had done. Not his wife. Not his children. No one.
He died on September 4, 1997, at the age of 86. His story was buried with him.
Ten years later, his daughter Faiza was sitting in a café in Paris reading a Sunday newspaper when she came across an interview with an American historian describing a Tunisian Arab who had hidden 25 Jews in 1942.
The historian mentioned her father by name.
She was 45 years old and had never heard the story before.
She contacted the historian. One of the children saved on the farm had left behind 83 pages of testimony before her death. Every detail matched.
“I rediscovered my father,” Faiza later said.
Khaled was nominated for Israel’s highest honor given to non-Jews who saved Jewish lives. He would have been the first Arab to receive it.
The committee declined, saying he had not risked his own life enough.
Faiza answered with a line history should never forget:
“My father opened his home to Jews. They did not open theirs to us.”
Today, the 25 people Khaled saved have hundreds of descendants living across Israel, France, America, and Tunisia. The little girl hidden beneath the bed grew up, moved to Paris, and built a family of her own. None of them would exist if Khaled had stayed silent that night.
He had everything to lose. He acted anyway. Then he spent the rest of his life saying nothing about it.
The world nearly forgot him twice. Now you know his name.
Fırat Erez retweeted
Look at this famous photograph from the mountains of Afghanistan, and your brain will tell you that an eleven-ton helicopter cannot possibly balance like that.
A fifty-foot-long United States Army Boeing CH-47D Chinook is resting only its two rear wheels on the crumbling edge of a narrow mountain roof, while the entire front half of the helicopter hangs suspended over a two-thousand-foot drop.
Army Sergeant Greg Heath snapped that photograph in November 2003 in Kunar Province while soldiers from the 10th Mountain Division were scrambling up the open rear ramp.
In the mountains of Afghanistan, jagged ridges rise above ten thousand feet, and there is almost never a flat patch of ground big enough to set a twin-rotor helicopter down.
When American infantrymen are wounded or trapped on a razor-thin ridge, the Chinook crew executes a maneuver called a Pinnacle Landing.
The pilot backs the tail of the thundering helicopter straight up to the cliff face in thin mountain air and sets just the two rear tires onto the rock while keeping the front rotors pulling upward at full power.
Why does the helicopter not slide backward off the cliff or flip forward into the canyon?
Because the pilot in the cockpit is holding twenty-four thousand pounds of vibrating steel in a dead-even balance with micro-inch movements of his hands and feet on the flight controls.
Here is the craziest part of that photograph: a Chinook pilot sitting in the front cockpit cannot see his own rear wheels at all.
There are no cameras and no mirrors showing the cliff edge fifty feet behind him.
Instead, the flight engineer lies flat on his stomach on the open metal cargo ramp at the back of the helicopter, staring straight down into the abyss as the tires inch toward the stone ledge.
Keying his intercom mic over the roar of two turbine engines, the crew chief guides the pilot like a human remote control: left two feet, back three, down five, down one, hold it right there.
While the pilot freezes the giant machine against the mountain wind, soldiers haul their wounded brothers up the ramp in seconds.
When asked twenty years later about that world-famous photograph, pilot Chief Warrant Officer Paul Barnes shrugged and said that the day before, he had balanced on just one wheel to pick up a soldier with a broken ankle.
🤖 Made with AI
Fırat Erez retweeted
Replying to @Besser_Deniz
İroni yapmıyorum, belki de başörtü sorununun gerçekten çözüldüğü gün bugün.
Fırat Erez retweeted
Replying to @Besser_Deniz
Hollanda'da diplomatik krize sebep olup ülkeyi rezil rüsva etmişti de Hollanda diplomasisinin Türkiye'yi çingene mahallesi gibi burun kıvırarak tiye almasına vesile olmak dışında bir başarısı olmadı ama sırf gerginlik yaratarak gündemde kendine yer bulmuştu.Hem aptal hem ahlaksız
İsrail’in özgürlüğü için birlikte savaşan bir Aşkenaz Yahudi’si ve bir Irak Yahudisi.
On the day Menachem Begin passed away, the nation was stunned to discover that, contrary to all expectations, he had requested to be buried on the Mount of Olives, beside the graves of two Jewish underground fighters who had faced the British gallows: Meir Feinstein and Moshe Barazani.
To understand Begin’s final wish, we must travel back 79 years, to the night of the 2nd of Iyar, 5707, in 1947.
It was late at night in the death row cell of Jerusalem’s Russian Compound prison.
Two young men, barely twenty years old, sat inside.
One was Meir Feinstein, an Ashkenazi Jew from Jerusalem.
The other was Moshe Barazani, a Jew of Iraqi descent from Baghdad.
Both had been sentenced to death by the British.
The following morning, they were supposed to be led to the gallows.
But they had other plans.
They had concealed a hand grenade inside an orange.
Their plan was simple: when the guards arrived the next morning to take them to their execution, they would detonate the grenade, taking their executioners with them.
They had decided that if they were going to die, they would not be led like sheep to the slaughter.
They would die as fighters.
In the spirit of Samson’s final words: “Let me die with the Philistines.”
But the day before their scheduled execution, they learned that Rabbi Yaakov Goldman intended to come the following morning to pray with them and accompany them on their final journey.
They realized their plan could put the rabbi’s life in danger.
So they asked him to come earlier, that very night.
They handed him a Bible containing their final messages to their families and asked him to leave the cell and pray in the corridor.
He stepped outside.
And they began singing:
“Adon Olam, Who reigned before any creature was created…”
Barazani held the grenade in his left hand.
Feinstein pressed himself against him.
Chest to chest.
The grenade rested between their hearts.
And there, locked in each other’s embrace, they detonated it before the hangman could reach them.
The explosion shook the entire building.
When the British guards burst into the cell, they found two bodies still joined together.
They could not separate them.
Their embrace had been too strong.
Menachem Begin carried this story in his heart for the rest of his life.
And in 1981, when television entertainer Dudu Topaz mocked the nationalist camp and insulted Jews of Middle Eastern descent, calling them “chachchachim” and lowly gate guards, Begin responded with a speech that would become engraved in Israel’s national memory:
“Our Jews of Middle Eastern descent were heroic fighters!
Feinstein was of European origin, an Ashkenazi.
Moshe Barazani was a Sephardi Jew from Iraq.
On the night before their execution, when the rabbi insisted on accompanying them to the gallows, they refused to endanger him.
They held a hand grenade between their hearts. And pressed!
Ashkenazi? Iraqi?
JEWS! BROTHERS! FIGHTERS!”
This was not merely a political speech.
It was a cry from the depths of his soul.
And when Begin passed away eleven years later, his final wishes included these words:
“My dear Yehiel, when the day comes, I ask to be buried on the Mount of Olives, beside Meir Feinstein and Moshe Barazani.”
Not among the nation’s greatest leaders.
Not in the section reserved for Israel’s founding fathers and national heroes.
But beside two young men, barely twenty years old.
Why?
Because in Begin’s eyes, they represented the very essence of Jewish unity.
An Ashkenazi Jew and an Iraqi Jew who fought together for the freedom of Israel.
And when their final moment arrived, they embraced each other so tightly that even death could not separate them.
Today, 79 years after that night, how many Israelis know who Meir Feinstein was?
How many have heard of Moshe Barazani?
How many have visited their graves on the Mount of Olives?
It is our responsibility, our duty, to ensure that the next generation knows who Feinstein and Barazani were.
To ensure they understand why Menachem Begin insisted on being buried beside them.
Because when we forget Feinstein and Barazani, we also forget what we are supposed to be.
Jews. Brothers. Fighters.
The Ashkenazi and the Iraqi.
Feinstein and Barazani.
Together.
May their memories be a blessing, forever cherished in our hearts. 🕯️
Amichai Eliyahu
Tito’nun (Yugoslavya) 'Özyönetim' modeli.
"Sermaye, daha iyi fikirlere sahip üreticilere değil, siyasi iyiliğe doğru aktı.
Sosyalizm, ister merkezi ister adem-i merkezi olsun, işe yaramaz."
Josip Broz Tito built Yugoslavia's socialist economy on a supposedly clever premise: worker self-management. Factories would be run by elected workers' councils rather than central planners in Belgrade. Western intellectuals practically wept with admiration. Here, finally, was socialism with a human face.
But the math never worked.
Worker-managed firms systematically chose higher wages over capital reinvestment, because workers capturing today's income had no personal stake in machinery that would outlast their tenure. The incentive to maintain and expand productive capital simply vanished.
Yugoslav firms borrowed heavily from state banks to cover the gap, and those banks lent freely because the political cost of bankruptcy was too high for any official to absorb. Inflation ran at 30% annually through most of the 1980s, eventually hitting 2,665% in 1989. You didn't need to theorize about the collapse; you could read it on the price tags.
Tito papered over the structural rot with Western loans. Yugoslavia accumulated $20 billion in foreign debt by his death in 1980. That borrowing bought political legitimacy, but not productive capacity. When global interest rates spiked under Volcker's Fed, the debt service alone crushed the economy.
The decentralization of Tito's model also contained a fatal political logic. Each of Yugoslavia's six republics developed its own economic fiefdom, protecting regional industries from competition with other regions. Six separate planning bureaucracies fought over the same shrinking pie. Slovenia and Croatia, the most productive republics, grew resentful of transfers flowing south and west.
Property rights remained collectivized throughout. No worker actually owned his share of the firm, which meant he couldn't sell it, pledge it, or use it to signal genuine economic preferences. Prices carried noise instead of information. Capital flowed toward political favor rather than toward producers with better ideas.
Socialism doesn't work, whether it's centralized or decentralized.
Fırat Erez retweeted
... 2017 anayasa referandumunda önemli rol oynamıştır. Erdoğan, referandum kampanyasını büyük oranda benim tutuklanmam üzerine Almanya’yla ve Fatma Hanım’ın Rotterdam seyahatiyle Hollanda’yla yarattığı gerginlik üzerine kurmuştu. Böylece “Bu yüzyılın Nene Hatun’u” ilan edilmişti.
Fırat Erez retweeted
Fatma Betül Sayan Kaya, sadece düne kadar AKP Genel Başkan Yardımcısı olan eski Aile Bakanı değil, aynı zamanda Erdoğan’ın dostu ve eski avukatı Ramazan Sayan’ın kızı, yani yetiştirdikleri “dinci ve vurguncu” neslin seçkin bir örneğidir. Ve tek adam rejiminin kurumsallaştığı… /2
Grok'u Kuran'a şirk koşuyor.
Koşamaz.
Selam @grok, Kuran’ın bilimle çelişen ayetlerini maddeler halinde yazar mısın?
Güya değil, seni kıt akıllı...
Saydıklarının merkezi orası.
Ve evet, durduğun yer de Antisemitizm.
Belki cehaletin buna bir hafifletici sebep olabilir ama o sefil 'halkçı' oportünizmin de ondan gelen + puanını siliyor.
İsrailin Gazzede yaptığı soykırım değil.
İsrail Lübnanı sürekli ülkeye roketlerle saldıran Hizbullahı durdurmak ve artık savaşamaz hale getirmek için işgal etti.
İsrail Golan'ı da işgal ediyor ve bunu kendisi de 'işgal' diye tanımlayarak güvenlik ile açıklıyor.
Ki haklı.
Biraz tarih bilen, o bölgelerin saldırı noktası olduğunu biliyor.
Ama sen bilmiyorsun, çünkü aslında gerçekte konuyla hiç ilgilenmedin.
Bölgenin yakın tarihiyle ilgili bir duvar kadar cahilsin.
İran meselesi basit.
İran resmi olarak İsraili yok etmek istiyor ve atom bombası geliştirmeye çalışıyor.
İsrail ise İran ile barışçıl ilişki geliştirmeyi hedefliyor.
Birinin resmi politikası böyle, diğerininki de öyle.
İsrail vurunca İran atom bombası geliştiremiyor, ruh hastası bir rejimin elinden milyonlarca kişiyi öldürebilecek bir silah alınmış oluyor.
Senin bile kolayca anlayabileceğin kadar basit.
Fırat Erez retweeted
Trump Kongrenin kontrolünü kaybetti. İktidarın başta F35 olmak üzere hala varsa Kongreden askeri satış umudundan vazgeçmesi gerekecek. Kaan da bir darbe yedi korkarım. Artık Trump kartı oynanamayacak.
Bugün AB Komisyonunun Türkiye raporu yayınlanacak. Gümrük Birliğinin modernizasyonu, Made in Europe ve vize sorunlarından Ege ve Doğu Akdeniz’e kadar AB ile ilişkilerin normalleşmesi için gerekli adımlar orada yer alacak. Umarım iktidar raporu önüne koyar, ciddi bir şekilde okur ve yıllardır sırtını çevirdiği AB’ne tekrar yüzünü döner.
Hiroşima ve Nagazaki'de bombaların hedefi altlarında dümdüz uzanan kentlerdi.
Amaç; yıkımı herkesin gözüne sokmak ve Japonya'yı teslime zorlamak.
İran'da hedef yerleşim yerlerinden uzak, dağların içine, derine oyulmuş sığınaklar olacak.
Bombayı, sığınak delen MK'lar taşıyacak ve patlama yerin onlarca metre altında olacak.
Belki bu kez bir mantar bulutu bile görülmeyecek.
Yani atarlar, eğer isterlerse ve kimse de bir şey yapamaz...
Siz de anca yutkunursunuz ve Pakistanla askeri ittifak yapınca acaba bize de atom bombası verirler mi hayaliyle avunur durursunuz.
Fırat Erez retweeted
Political pendulum ABD'nin yıllardır siyasi geleneği. Seçmen TR'dekinin aksine checks and balances oluşturmayı sever.
350 milyon nüfus olan bir yerde ise seçim sonucunun Piker ile veya herhangi bir sikik Youtuber ile ilgisi yok. Önce Musk gibi etki alanı çok daha devasa olan figürler başarırdı manipülasyon işi o kadar basit olsaydı.
Dediğim gibi, beğenin veya beğenmeyin ABD hâlâ iyi kötü checks and balances + political pendulum kültürü oturmuş bir ülkedir.
Oy oranı argümanlarını ise TR'de öne sürmeniz irrasyonel.
By that logic, TR'de yıllarca elde ettiği başarıdan ötürü en çok övülmesi gereken parti AKP. "Adam kazandı ağğbiii." sonuçta. Milleti hapse atmakla, öldürmekle tehdit etmenin önemi yok.
Peki frenlemediğinde ne oldu? Öyle bir güç konsolidasyonu elde edildi ki, artık sen seçim kazansan bile kayyum, hapis derken meşru demokratik yollarla iş yapamaz hâle geldin.
O yüzden bir takım temel ilkelerden tamamen kopuk, "Adam kazandı ağğbiii." ve "Milleti hapse atmakla, öldürmekle tehdit etmenin önemi yok." gibi yaklaşımları TR gibi bir ülkede yaşarken bu kadar yüksek sesle matah şeylermiş gibi pazarlamayın, komik oluyorsunuz.
Ha beyni olan bir insan gibi derseniz ki "Checks and balances için böyle şeyler olumlu, gücü dağıtmak iyidir." ben ona zaten itiraz etmem.
Gelgelelim biriniz bile sonucu o yönden okumuyor. TR'nin TR olma nedeni de bu kafa.
This quoted post is unavailable.































