Yas, sadece geçmişteki bir kayıp değildir; aynı zamanda o kaybın bugünde bıraktığı devasa boşluk ve gelecekte inşa edilmesi planlanan tüm hayallerin tek bir anda çökmesidir. Bilinçdışı, zaman tanımaz yapısı nedeniyle kaybı "şimdi"de dondurur. Yas tutan insan, sadece öleni ya da gideni değil, onunla birlikte kuracağı o gelecekteki ihtimalleri de kaybeder. Hayatın en büyük sarsıntılarından biri, kayıp giden "gelecek imgesinin" yasını tutmaktır.
İnsan, dünyaya diğer tüm memelilerden çok daha uzun bir süre başkalarının bakımına muhtaç, tamamen savunmasız bir bebek olarak gelir. Bu erken dönem çaresizliği, insan hayatının silinmez temel matrisidir. Yetişkinlikte kurulan tüm güç yapıları, otorite figürleri, sığınaklar ve inanç sistemleri, bu ilkel acizlik hissinden ve dış dünyanın tehditkar büyüklüğünden kaçmak için inşa edilmiş ruhsal barınaklardır.
Bebeklik döneminde her arzunun anında karşılanmasından doğan Allmächtsgefühl (her şeye kadir olma hissi), yetişkinlik hayatında da gizli bir motor olarak çalışır. İnsan, hayatın acımasız ve değiştirilemez yasalarıyla (Anankê) karşılaştığında bu ilkel yanılsama yıkılır. Hayattaki büyük depresyonların ve hayal kırıklıklarının temelinde, dünyanın bizim irademize boyun eğmek zorunda olmadığını keşfettiğimiz an yatar.
Nietzsche “anlatmak” demişti “kendinden/ acından kurtulmaktır. Sessizlik büyük bir yıkımdır. Kendinden kurtulamamanın çığlığıdır. En sessiz insanlar en büyük trajedilere sahiptir.
Güzel bir anın tam içindeyken, onun ne kadar muazzam bir an olduğunu asla bilemeyiz. O anın sonsuza dek süreceğini sanırız. Bu yüzdendir mezarlarda çok ağlamamız, eski fotoğraflarda hüzünlenmemiz. Proust bu yüzden "Hayatımızı hep geriden takip ederiz" diyordu; çünkü “anın” kıymeti, ancak parmaklarımız arasından kayıp gittiğinde anlaşılır.
Lacan, bir mektubunda şunu yazar:“Ruhun derinliklerindeki o sessiz kördüğüm, dışarıdan gelen hiçbir teselli sesinin erişemeyeceği kadar yalıtılmıştır."
Dışarıdan uzatılan her türlü şefkat eli, öğüt veya "geçecek" telkini, ruhun sadece kabuğunu okşar. Derindeki o tözsel yara, dış dünyanın hiçbir dilinden ve sesinden beslenemeyeceği için, her türlü dışsal teselliyi en baştan hükümsüz kılacak kadar kendi içine kapalıdır.
Jung’ta olgunlaşma, insanın karanlık gölgesini inkâr etmeyi bırakması ve "Bu karanlık da benim parçasım" diyerek onu sahiplenmesidir. Gölgeyle bütünleşemeyen insan eksiktir. Olgun insan, kendi içindeki hem aydınlığı hem de karanlığı tanıyan, ne kendisini bir aziz ne de başkalarını bir canavar olarak gören kâmil bir dengeye ulaşandır.
Mahsun Mirzaoglu retweeted
Kanalımda: Epiküros’un doğa felsefesi, teolojisi ve ahlak felsefesi
youtube.com/live/11TStr5BckE…
Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü’nde "Vicdan Azabı"nın (Bad Conscience) kökenini inceler. Ona göre vicdan azabı, insanın dışarıya yöneltemediği, toplumsallaşma adına baskılamak zorunda kaldığı gaddarlık ve yıkıcılık dürtülerini kendi içine, kendi egosuna yöneltmesiyle oluşur. Bu tam olarak Freud’un Süper-Ego (Üst-Benlik) tanımıdır.
Heidegger, mektubunda Aziz Augustinus’un sözünü yazar: "Volo ut sis"
Volo ut sis – senin, ne isen o olarak var olmanı istiyorum demektir. Aşkın en saf hali budur: Karşılık beklemeden, diğerinin varoluşunu safça arzulamak.
Dünyanın kaba gerçekliğine uyum sağlayamayacak kadar ince ruhlu olanlar, “kederin” pençesine düşerler. Aziz, “Kaba olan hayatta kalır” diyordu.
Aşk başladığında, dış dünya anlamını yitirir; savaşlar, krizler, toplumsal roller arka plana iter. Žižek bunu bir tür "dünyanın sonu" (end of the world) olarak nitelendirir. Âşık olunan kişi, tüm evrenin yerini alır. Sembolik düzenin kuralları ve garantileri aşkın ateşi karşısında erir; bu yüzden iktidarlar ve sistemler her zaman aşktan korkmuştur çünkü aşk, bireyi sisteme karşı kör ve itaatsiz kılar.
İnsan doğuştan bir "kurtarılma" ihtiyacı içindedir. Önce ebeveynlerimizin bizi kurtarmasını bekleriz, umudu keseriz; sonra aşkın bizi kurtarmasını bekleriz, yine umudumuzu keseriz. Lacan’ın ifadesiyle; insan fantezilerle ilerleyip, hayal kırıklıklarıyla düşen bir varlıktır.
"Bilgiye ulaşmanın bedeli, keyfin kaybedilmesiyle ödenir." | Zizek
Sabahtan akşama kadar "bilmekten" kaçan deliyi kimse anlamamıştı.
Her savaş kazanılmaz; her yarayla yüzülmez, her insan ile yaşanılmaz. Bazen en büyük zafer, kalkıp gitmek, arkaya bakmadan uzaklaşmaktır.
"Kaçmak bir çözümdür; bazen tek doğru çözüm, seni yok eden bir sisteme veya insana sırtını dönmektir.”
Keder bazen insanı öyle bir sessizliğe gömer ki, her şey bitti sanır. Plutarhos buna “ἀνανθέω” der; "öldü sanılanın, her şeye rağmen yeniden çiçeklenmesi."
“Keder kalıcı değil. Ruh, kendi trajedisinin enkazından çok daha büyük bir zarafetle doğar.”
Jung, hamile bir kadının sancılarla yeni bir hayat dünyaya getirmesi gibi, insanın da ancak derin acılar içinden geçerek kendi "ben"ini doğurabileceğini söyler.
Spinoza, insanların korku ve belirsizlik anlarında kaygıyı bastırmak için doğaya mantıksız anlamlar yükleyip "hurafe" ürettiğini söyler.
Lacan’ın yapısını çizdiği nevrotik budur: Öznenin, Anlam Boşluğu ve Kaygı (angoisse) karşısında kurduğu katı semptom ve ritüeller; Spinozacı anlamda "kendi korkusuyla baş etmek için uydurduğu bireysel bir hurafe"den başka bir şey değildir.
"Usulünce gömülmeyen her şey hortlar." — Lacan
Her acı/travma geçmiş değildir, bazıları daima şimdide yaşar. dilin içine hapsedilemeyen, anlam kazanamayan her travma geçmişe ait bir anı olmak yerine şimdiki zamanın içinde bir hayalet gibi yaşamaya devam eder. Bilinçdışında zaman akmaz; bazı yaralar bu yüzden hep "şimdi"dir.



