Barış Yarkadaş (@barisyarkadas), DEM Partili belediye meclis üyelerinin Yeni Parti’den neden ayrıldığını tane tane, açık ve net anlatmış.
Siyasi varlığını Ekrem İmamoğlu üzerinden şekillendiren Yeni Parti, Kürtlere demokratik haklar ve eşit yurttaşlık konusunda somut bir gelecek sunamadığı gibi, barış umuduna dahi tahammül edememektedir.
Kürtler, başkalarının iktidar hesaplarında kullanılacak bir oy deposu değildir!
Kürtlerin siyasi iradesi, hiçbir partinin kirli çıkarlarına, kişisel ikbal hesaplarına ve siyasi pazarlıklarına alet edilemez.
Kürtler artık yalnızca seçim kazandıran değil, ülkenin geleceğinde söz ve karar sahibi olan bir siyasi güç olmalıdır!
Bu karar bağımsız siyasi kimlik, demokratik temsil ve seçmen iradesi açısından önemlidir.
Kürt siyaseti, başka partilerin gölgesinde değil, kendi kurumsal kimliği ve özgür iradesiyle siyaset yapabilmelidir.
Elbetteki ilkeli bir duruş ve siyasi kimliği ile her türlü siyasi işbirliğine de açık olmalıdır.
Kent Uzlaşısı ile seçilen meclis üyelerimiz görevlerini partimiz çatısı altında sürdürecek
Demokratik Yerel Yönetimler Kurulumuzun açıklaması:
demparti.org.tr/tr/kent-uzla…
KÜRTLERİN ANAYASANIN İLK DÖRT MADDESİYLE SORUNU YOKTUR.
Kürtlerin Cumhuriyetle, devletin yapısıyla, bayrağıyla veya başkentiyle zorunlu bir çatışması yoktur.
Kürtlerin temel talebi; kendi kimlikleri, dilleri ve kültürleriyle eşit ve özgür yurttaşlar olarak yaşayabilmektir.
Hukuken Cumhuriyetin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olması, Kürtlerin haklarının tanınmasına engel değil, aksine bu hakların güvence altına alınmasının anayasal dayanağıdır.
Anayasanın 3. maddesinde Türkçenin devletin dili olarak düzenlenmiş olması, Kürtçenin korunmasına, geliştirilmesine ve anadilinde eğitim taleplerinin demokratik zeminde tartışılmasına engel değildir.
Siyaseten de çözüm, Cumhuriyetin temel nitelikleriyle Kürtlerin meşru haklarını karşı karşıya getirmek değil, demokratik Cumhuriyeti eşit yurttaşlık temelinde güçlendirmektir.
Kürtlerin kimliğini tanımak devleti bölmez; eşitliği ve adaleti güçlendirerek ortak aidiyeti pekiştirir.
Ceza adaletinin gerçek ölçüsü yalnızca verilen hüküm değil, o hükmün nasıl infaz edildiğidir.
Hukuk devletinde infaz rejimi; Anayasa’nın eşitlik ilkesi, insan onuru, hukuki güvenlik ve ölçülülük esasları üzerine kurulmalıdır.
Keyfî uygulamalara ve sürekli değişen geçici düzenlemelere dayalı bir infaz sistemi, adalete olan güveni zedeler.
İnfaz hukukunda köklü reform artık bir tercih değil, hukuk devleti ilkesinin gereğidir.
Dünyanın her yerinde
devletin cezalandırma hakkı ile sanığın hakları çatışma hâlindedir. Hukuk devletlerinde bu çatışmanın
sınırları kanunlar, anayasa ve insan hakları sözleşmeleriyle çizilmektedir.
Ceza hukukunun konusu suçtur. İnfaz hukukunun konusu suçludur. İyi bir infaz rejimi olmadan, ceza ve ceza muhakemesi ne kadar iyi olursa olsun ceza adalet tam olarak sağlanamaz.
Hukuk devletinde yargının yegane ideolojisi vardır o da toplumun ortak değeri olan adalettir.
Toplumsal şartların değişmesi,
güvenlik politikalarının ulaştığı seviye,ceza adalet sisteminin uygulama sonuçları ve kamu düzeninin ihtiyaçları dikkate alınarak infaz kanunu
yenilenmelidir.
İnsanımıza adalet dediğinizde aklına hukuki ihtilaflardan daha çok ceza adaleti gelir.
Bilindiği gibi Ceza adaletinin aşamaları, soruşturma, kovuşturma ve cezaların infazından ibarettir.
Ceza İnfaz Hukukunda bugüne kadar yapılan parçalı değişiklikler sistemi karmaşık hale getirmiştir.
Gerek hükümlülerin gerekse hükümlü ailelerinin gerekse uygulayıcıların kolayca anlayabileceği, çoğunlukla yönetmeliklere bırakılmayan,keyfi uygulamalara izin vermeyecek daha adil,eşitlikçi ve sade,derli toplu bir infaz kanununa ihtiyaç
duyulmaktadır.
İnfaz indirimi, koşullu salıverme, denetimli serbestlik ve benzeri hukuki araçlar açık kriterlere bağlanmalıdır.
insan kişiliğine saygı,
Zaaf göstermeyen bir disiplin,
Hapishaneden çıkışa hazırlayan
çalışmalar ,
Eğitim ve sosyal faaliyetlerin
çoğalması ,
Koğuş yerine oda sistemi infaz sistemlerinde arzu edilen hususlardır.
Kanun koyucunun ceza ve infaz politikalarını belirleme konusundaki takdir yetkisi kamu yararını gerçekleştirmeye yönelik anayasal bir yetkidir.
Adalet ile kamu vicdanı arasındaki dengeyi koruyarak,infaz sistemini yeni baştan ele almanın zamanı gelmiştir.
Hakikate yalnız bir yoldan gidilir fakat ondan uzaklaştıran yol binlercedir.
Benzetmekte hata olmasın ama Mazlum Abdi, Ahmed eş-Şara’nın danışmanı olabiliyorsa, Selahattin Demirtaş neden Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı olmasın?
Elbette bu, kişisel pazarlıklarla değil; demokrasi, hukuk devleti, eşit yurttaşlık ve Kürt meselesinin barışçıl çözümünü esas alan ilkeli, şeffaf ve somut bir siyasal mutabakatla mümkün olmalıdır.
Kürtlerin siyasal temsiliyetinin yalnızca Meclis sıralarıyla sınırlı kalıp kalmaması gerektiği artık ciddi biçimde tartışılmalıdır.
Yasama organındaki temsil kadar, yürütmede, karar alma mekanizmalarında ve ülkenin yönetiminde etkin söz sahibi olmaları da demokratik eşitliğin önemli bir boyutudur.
Böyle bir mutabakat, yalnızca Kürt meselesinin çözümüne değil; Türkiye’nin siyasal, sosyal, ekonomik ve hukuki sorunlarına ortak akıl temelinde yapıcı katkılar sunulmasına da imkân sağlayabilir.
Gerçek toplumsal barış, yalnızca birlikte yaşamakla değil, ülkenin geleceğini birlikte belirlemekle güçlenir.
Mesele makam paylaşımı değil; eşit yurttaşlık temelinde ortak yönetim iradesinin inşa edilmesidir.
IRKÇILIK, İNSANA KENDİ ETNİK KÖKENİNİ BİLE İNKÂR ETTİREN BİR ZİHNİYET ZEHİRLENMESİDİR!
“Türk bir ırk değildir” söylemi üzerinden kendi etnik kimliğini dahi inkâr edecek noktaya gelmek, ırkçılığın insanı nasıl bir kimlik çelişkisine sürükleyebildiğini gösteriyor.
Irkçılığın en vahim hâli, başka halkların kimliğini reddederken insanın kendi etnik varlığını da inkâr edecek kadar körleşmesidir!
Dosyayı ve savunmayı okumadan karar vermek yargılama değil, adaletin cübbe altında katledilmesidir!
İstinaf dairelerinin dilekçeleri okumadan karar verdiğine bugün emin oldum.
Yerel mahkeme tarafından gerekçeli karar 02/10/2026’da yazılıyor, 08/10/2026’da tebliğe çıkarılıyor, istinaf başvuru süresi için son tarih 27/10/2026.
Dosyadaki diğer meslektaş 09/10/2026 tarihinde istinafa başvuruyor, ben 26/10/2026 tarihinde istinafa başvuruyorum.
İlgili istinaf dairesi 21/10/2026 tarihinde heyet hâlinde karar vererek istinaf başvurumuzu esastan reddediyor.
26/10/2026 tarihinde istinaf dilekçesi sunmama rağmen 21/10/2026 tarihinde dosya karara çıkmış…
İstinaf mahkemeleri acilen kapatılmalı ya da işlevi değiştirilmelidir.
CUMHURİYET, DEMOKRASİYLE TAÇLANDIRILMALIDIR!
Cumhuriyet, egemenliğin millete ait olmasıdır. Demokrasi ise bu egemenliğin halkın özgür iradesiyle, hukuk ve adalet temelinde kullanılabilmesidir.
Cumhuriyetin gerçek anlamda güçlenmesi; yalnızca sandığın varlığıyla değil, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, temel hak ve özgürlükler, düşünce ve ifade hürriyetiyle mümkündür.
Farklı kimliklerin, dillerin, inançların ve düşüncelerin eşit yurttaşlık temelinde özgürce yaşayamadığı bir toplumda demokrasinin eksiksiz varlığından söz edilemez.
Cumhuriyet, devletin yönetim biçimi olmaktan çıkıp her yurttaşın özgürlük, eşitlik ve adalet güvencesi hâline gelmelidir.
Cumhuriyeti korumanın ve yaşatmanın yolu, onu demokratik hukuk devleti ilkeleriyle güçlendirmekten geçer.
Çünkü cumhuriyetin temeli millî egemenlik, gerçek güvencesi hukuk, en güçlü tamamlayıcısı ise demokrasidir!
AHMET KAYA’YA BİR EZGİ, BİR VEFA…
Acının, sevdanın ve özlemin sesi Ahmet Kaya’yı, unutulmaz ezgilerinden birini kendi ellerimle çalarak doğum yıl dönümünde sevgi ve saygıyla anıyorum.
Bazı sesler susar, ama bıraktıkları ezgiler sonsuza dek yaşar.
İyi ki doğdun Ahmet Kaya!
Ümit Kocasakal ve türevleri “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi”nin önünde büyük bir beka sorunudur.
İstanbul Barosu’nun 128. Olağan Genel Kurulunda başkanlık seçimleri yapıldı.
Yaklaşık 70 bin avukatın kayıtlı olduğu Baro’da,Terörsüz Türkiye sürecini sakıncalı bulan Sayın Ümit Kocasakal 9 bin 686 oy alarak kazandı.
Sayın Kocasakalın ,
TBMM’de 467 Milletvekilinin oylarıyla kabul edilen 7595 sayılı Kanunla ilgili derin ve kadim bilgilerini dinleyelim.
“Görüldüğü üzere sözde “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi”ne dair kanun teklifini yalnızca kendi içinde ele almak ve değerlendirmek hatalı olup bu yalnızca bir girizgâhtır ve amaç öncelikle toplumsal tepkiyi yumuşatmak ve asıl amaca zemin hazırlamaktır.”
Vay be helal olsun…
Kanun dediğin böyle yorumlanmalı
yasa koyucunun asıl niyeti işte böyle okunmalı.!
Baroya kayıtlı 7 Avukat’tan birinin oyunu alarak meslek kuruluşunun başkanı olmak kolay mı.?
Demokratik Kürt siyaseti açısından, Türk solunun bazı kesimlerinde yükselen etnik milliyetçi ve inkârcı anlayış, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile siyasi iş birliği seçeneğini zorunlu hâle getirmiştir.
Sayın Erdoğanda ırkçı ve inkârcı bir zihniyet zaten yok.
Yükselen inkârcı ve ırkçı zihniyet ile ancak sayın Erdoğan başedebilir.
Böyle bir ittifakın gerekçesi yalnızca inkârcı zihniyete karşı ortak duruş değildir. Aynı zamanda Erdoğan iktidarının hukuk devleti, demokratikleşme, temel hak ve özgürlükler alanındaki yanlış uygulamalarının düzeltilmesine yapıcı katkı sunabilecek bir siyasi diyalog zemini oluşturmasıdır.
Asıl mesele, geçmişin siyasi kamplaşmalarına mahkûm olmak değil; farklı siyasi geleneklerin ortak demokratik ilkeler etrafında buluşarak kalıcı hukuki ve toplumsal kazanımlar sağlayabilmesidir.
Bu ittifak tarihi bir fırsattır.
İSTANBUL BAROSU’NDA ESAS MESELE: HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ!
İstanbul Barosu seçimlerinde tartışılması gereken mesele, ümmetçi veya kafatasçı ideolojik anlayışların üstünlüğü değil; hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı, insan hakları ve savunma makamının özgürlüğüdür.
@degisim_avukat , bu ilkeler çerçevesinde desteklenmeli; ortaya koyduğu program, vaatler ve hukuk devleti anlayışı üzerinden desteklenmeli.
Barolar hiç bir ideolojinin kalesi veya herhangi bir kimliğin veya siyasi anlayışın arka bahçesi olmamalıdır.
Avukatın cübbesi ideolojilere değil, hukuka ve adalete hizmet etmelidir!
KÜRTÇENİN İKİ KELİMESİNE BİLE TAHAMMÜL EDEMEYEN ZİHNİYET!
Ümit Kocasakal’ın İstanbul Barosu sayfasındaki “Baroya Stenbolê” ifadesini eleştirmesi, hukukçuluktan çok, Kürtçeye yönelik kökleşmiş tahammülsüzlüğün dışavurumudur.
Sayın Kocasakal!
Kürtçenin iki kelimesini dahi hazmedemeyen bir anlayışla hangi hukuktan, hangi demokrasiden, hangi özgürlükten söz ediyorsunuz?
Milyonlarca insanın ana dilinin kamusal alanda görünür olmasından rahatsızlık duymak, hukuk hassasiyeti değil, yasakçı ve tekçi zihniyetin yansımasıdır!
Kürtçe sizin ideolojik sınırlarınıza, Kürtler de sizin tahammülünüze mahkûm değildir!
Asıl sorun İstanbul Barosu sayfasındaki Kürtçe iki kelime değil, 21. yüzyılda hâlâ o iki kelimeyi hazmedemeyen zihniyetin hukuk adına konuşabilmesidir!
Bu gol,bir önceki paylaşımımdaki yorumlarda bana hakaret edenlere gelsin.
Her bıjî @amedskofficial
AVUKAT CÜBBESİ ASKERÎ ÜNİFORMA DEĞİL, HUKUKUN VE ADALETİN SİMGESİDİR!
İstanbul Barosu Genel Kurulu'nda “Mustafa Kemal'in askerleriyiz” sloganı atan avukatlara sesleniyorum:
Sizden beklenen, herhangi bir liderin askeri olmak değil, hukukun üstünlüğünün, bağımsız yargının ve adaletin yılmaz savunucusu olmanızdır!
Asker olmak istiyorsanız cübbenizi çıkarın, askerî üniforma giyin, gidin Türk Silahlı Kuvvetlerinde Mustafa Kemal'in askeri olun!
Aynı şekilde genel kurulda LGBT bayrağı veya Türk bayrağı açanlara da sözüm var:
Kimliğinizi, ideolojinizi, aidiyetinizi özgürce savunabilirsiniz. Ancak baro genel kurulu, siyasi ve ideolojik sembollerin yarıştırılacağı bir meydan değildir!
Avukatın cübbesinin ne rengi, ne ideolojisi, ne de siyasi aidiyeti vardır.
Baroların görevi sloganlarla saf tutmak değil, hukuksuzluğa karşı dimdik durmaktır!
CÜBBE GİYEN ASKER OLMAZ; ADALETİN SAVUNUCUSU OLUR!
ROJİN KABAİŞ İÇİN ADALET MÜCADELEMİ HİÇBİR GÜÇ SUSTURAMAYACAK!
Rojin Kabaiş dosyası nedeniyle hakkımda başlatılan soruşturma, hiçbir baskı ve yıldırma girişimi beni hakikatin ve adaletin peşinden gitmekten alıkoyamayacaktır.
Bir avukat olarak görevim, baskılara boyun eğmek değil; hukuku, hakikati ve adaleti her koşulda savunmaktır.
Ne susacağım ne sineceğim ne de bir adım geri atacağım!
Rojin Kabaiş'in ölümüne ilişkin tüm gerçekler ortaya çıkarılıncaya ve adalet sağlanıncaya kadar mücadelem kararlılıkla sürecektir.
Baskıya boyun eğmeyecek, hakikatten vazgeçmeyecek, adalet mücadelesinden asla geri adım atmayacağım!
ACİLEN BÜYÜK ÇAPLI TEMİZELLER OPERASYONU BAŞLATILMALI!
Halk yoksulluk ve sefalet içinde yaşam mücadelesi verirken, siyasi nüfuzunu kullanarak servetine servet katan, güç zehirlenmesiyle gözü dönmüş, doymak bilmeyen rant düzenine artık son verilmelidir!
Türkiye’de ucu kime dokunursa dokunsun, siyasetten bürokrasiye kadar bütün kirli çıkar ilişkilerini ortaya çıkaracak, tarihin en kapsamlı TEMİZ ELLER OPERASYONU başlatılmalıdır!
Milyonlar sefalete mahkûm edilirken kamu kaynakları üzerinden saltanat sürenlerden bağımsız yargı önünde hesap sorulmalıdır!
Devlet kimsenin çiftliği, milletin hazinesi kimsenin ganimeti değildir!
Kürtçeyi yüz yıl boyunca yasaklarla, inkâr politikalarıyla ve eğitim sisteminden dışlayarak baskı altına alan devlet anlayışını görmezden gelip bugün Kürtçenin lehçe farklılıklarından şikâyet etmek, tarihsel gerçekleri tersyüz etmektir.
Sayın Fatih Erbakan, Kürtçenin farklı lehçeleri arasındaki iletişim güçlüğünü eleştirirken, bu dilin eğitim, bilim ve kamusal yaşamda gelişmesinin önüne konulan engelleri neden sorgulamıyorsunuz?
Bir dilin ortak yazı ve eğitim standartlarının gelişmesini engelleyen politikaların sonuçlarını, o dili konuşan halkın anadilde eğitim hakkına karşı gerekçe olarak kullanamazsınız.
Önce bir dilin gelişimini engelleyeceksiniz, sonra da yeterince bütünleşmediğini ileri sürerek eğitim hakkını reddedeceksiniz!
Bu yaklaşım, sorunun nedenini tartışmak yerine sonuçlarını Kürtlerin karşısına çıkarmaktır.
Asıl çorba olan Kürtçe değil, yasakların yarattığı sorunları yeni yasaklara gerekçe yapan zihniyettir!
Bu ülke kimsenin etnik kimlik üzerinden vatandaşlık ve siyasetçilik sınavına tabi tutulacağı bir kabile devleti değildir!
“Ne mutlu Türk’üm diyene” demeyi siyasi namusun ölçüsü hâline getirmek, hukuk devletini reddeden, demokrasiyle bağdaşmayan, ilkel bir zihniyetin dışavurumudur.
Milletvekilliği, etnik kimlik yeminiyle değil, milletin iradesiyle kazanılır. Hiç kimse bir başkasına etnik aidiyet dayatma, onun siyasi namusunu sorgulama veya milletvekilliğinden istifasını isteme hakkını kendinde göremez.
Asıl siyasi namussuzluk, farklı kimlikleri dışlayarak milliyetçilik üzerinden siyasi vesayet kurmaya kalkışmaktır!
Bu ülke kimsenin etnik tapulu mülkü değildir!









