RagIp DURAN retweeted
Memduh Selim Bey
1976 yılının soğuk bir sonbahar günü, Şam’ın eski taş evlerinden birinde ölüm, Memduh Selim Bey’in kapısına dayanmıştı. Ömrünün sonuna gelmişti; fakat zihninde zaman hâlâ gençti. Van’ın dağları, Agîrî’nin karlı dorukları, Beyrut’da sabahlara kadar süren tartışmalar… Bir de yarım kalmış bir aşkın kalbinde bıraktığı ince sızı vardı.
O, yenilginin küllerinden bir gelecek kurmaya çalışan vatansever Kürt aydınlarından biriydi. Şeyh Said İsyanı’nın ardından sürgünlere savrulmuş insanları ortak bir ülkü etrafında buluşturmak için çalıştı. Eylül 1927’de Behamdun’da kurulan Hoybun’un öncü isimleri arasında yer aldı; örgütün genel sekreterliğini üstlendi. Mektuplar yazdı, birbirine uzak düşmüş çevreler arasında köprüler kurdu. Onun gözünde mücadele, yalnızca bir toprak meselesi değildi; bir halkın hafızasını, kimliğini ve kendi geleceğine inanma iradesini koruma çabasıydı.
Sonra Agîrî’nin ateşi yükseldi.
Dağlarda direniş, yollarda sürgün, yüreklerde umut vardı. Fakat tarihin büyük mücadeleleri, insanın kendi kalbinden de bir şeyler alıp götürür. Memduh Selim Bey’in kalbinde ise Feriha vardı.
Antakya’da kemanının sesiyle ruhuna dokunan, yeşil gözleriyle belleğine yerleşen Çerkes güzeli Feriha… Birlikte bir ev düşlemişlerdi; sabah ışığının pencerelerden süzüldüğü, akşamları keman sesinin kitapların arasına karıştığı bir ev. Dünyanın gürültüsünden uzakta, küçük mutluluklarla örülmüş bir hayat…
Ne var ki bazı insanların kaderine, kendi mutluluklarına geç kalmak yazılır.
Bir tarafta Feriha, diğer tarafta Ağrı’nın çağrısı vardı. Memduh Selim Bey dağlara gitti. Belki döneceğine inanıyordu; insan, bazen en zor ayrılıkları bile bir gün kavuşacağına inanarak taşır. Oysa direniş yenilgiyle sonuçlandı. Geriye kaybedilmiş bir mücadele, uzaklarda kalmış bir yurt ve kapanan bir hayatın kapısı kaldı. Feriha ise Memduh Selim Bey’in öldüğü haberi kendisine ulaştırılınca içi kan ağlayarak başka bir hayat kurmuştu.
O, bir halkın geleceği uğruna kendi geleceğini ertelemişti. Döndüğünde zaman, onun için ayırdığı yeri çoktan başkasına vermişti.
Olanlardan sonra yıkılmış bir vaziyette Şam’a yerleşti. Şam, bundan böyle hem sığınağı hem sürgünü oldu. Yazdı, düşündü, mücadele etti. Yine de insanın içinde bazı ayrılıklar vardır; ne yıllar silebilir onları ne de uzak şehirler. Belki kimi akşamlarda Feriha’nın kemanını hatırladı. Belki hiç yaşanmamış bir hayatın özlemi, yaşanmış bütün yılların arasından sessizce geçti.
Her insanın içinde bir memleket vardır; bir de o memlekette yaşayamadığı hayat.
Memduh Selim Bey’in hikâyesi, yalnızca siyasi mücadelelerin ve örgütlü direnişin hikâyesi değildir. O, sevmiş, özlemiş, hayal kurmuş; bir halkın geleceği için kendi mutluluğunu geride bırakmış bir insandı. Tarihin kayıtlarına giren kararlarının ardında, kimsenin bilmediği sessizlikler; büyük ideallerinin gölgesinde, belki de ömrü boyunca taşıdığı küçük bir kalp yarası vardı.
1976’nın sonbaharında ölüm yaklaşırken geride tamamlanmış bir zafer hikâyesi yoktu. Yarım kalmış hayaller, sürgün yolları ve zamana yenilmiş bir aşk vardı. Bir de bütün yenilgilere rağmen sönmeyen o inatçı umut…
Memduh Selim Bey gitti. Şam’ın taş duvarları ardında bir ömür sustu. Aşkı yarım, hayalleri eksik, hasreti sonsuz kaldı.
Feriha’ya kavuşamadı. Ağrı’da düşlediği özgürlüğü göremedi. Bazı insanlar, yenildikleri için değil, uğruna yaşadıkları düş kendilerinden daha uzun yaşadığı için tarihe karışırlar.
Memduh Selim Bey de onlardan biriydi. Ömrü söndü, ateşi değil. Zaman bedenini toprağa, adını tarihe bıraktı; geriye ise henüz tamamlanmamış bir düş kaldı. Ve bazı ateşler, onları yakanlar öldüğünde sönmez; bir halk kendi hikâyesini hatırladığı sürece yanmaya devam eder.
RagIp DURAN retweeted
Nizamettin Ariç: 'Good Bye Öcalan, eleştirel bir hesaplaşmadır'
nerinaazad2.com/tr/nizametti…
Her kelime her dilde n’oluyormuş? Bir de yeni öğrendim ki Le Corbusier faşistmiş!
Ragıp Duran
dr137.substack.com/p/her-kel…
Muş Barosu Başkanı Kadir Karaçelik, “Baroya Stenbolê nedir?” diyen yeni seçilen İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’a yanıt verdi:
“Kendinizi ev sahibi, bizi kiracı görmekten vazgeçin, yaşadığımız toprakların sahibiyiz
Değirmeninize su taşımamak için sustuk seçim sath-ı mailinde.
Şimdi cevap verelim sorunuza:
Milyonlarca insanın annesinden öğrendiği, durmadan övünerek anlattığın tarihin harcında emeği ve direnişi olan, tarihin hiçbir kavşağında ihanet etmeyen, bu toprakların kadim halkı olan Kürt halkının dili olan Kürtçe Dili’nde İstanbul Barosu’nun karşılığıdır.
Mesela “İstanbul Bar Association” denilse ki deniliyor ne garipsersiniz ne de bu kadar delirirsiniz.
Kendinizi ev sahibi bizleri de kiracı olarak görmekten vazgeçin.
Yaşadığımız toprakların sahibi ve bu ülkenin de paydaşıyız.
Harcında emeğimiz olan Cumhuriyetin muhafızı da siz olamazsınız.
Bence asli göreviniz olması gereken insan hakları savunuculuğu, aynı zamanda sağlıklı düşünce açısından bir terapidir. Şiddetle öneririm.”
Medya Kulübünde gazetecilik sohbeti
Yavuz Baydar, Mustafa Dağıstanlı ve Ragıp Duran
Eskiden nasıldı şimdi nasıl? Neden?
youtu.be/ihoAJo3N2kM
RagIp DURAN retweeted
Foucault hâlâ neden bu kadar güncel?
Ölümünün üzerinden kırk yılı aşkın zaman geçti; Collège de France dersleri yayımlandıkça düşüncesinin yeni katmanları açılmaya devam ediyor.
İktidar, özne, hakikat, özgürlük… Ferda Keskin, Foucault’nun düşüncesinin neden “geçerliliğini kaybetmediğini” Süreyya Su’ya anlatıyor.
Foucault’ya yeniden dönmek için iyi bir pazar okuması.
🔗librekultur.com/foucault-olm…
Turquie : Le capitaine du navire qui sombre
Ragip Duran
‘’Le capitaine du navire est complètement incompétent. Ça prend l’eau de toutes parts, mais le navire n’a pas encore sombré, sans doute parce que la mer est encore calme’’
Version en français
meridiens.substack.com/p/tur…
Ragıp Duran: “Ayaklananlar Memurların Değil, Rejimin Değişmesini Talep Ediyor” noerraplatform.com/yazı/ragi…
RagIp DURAN retweeted
Süreç tıkanmadı, Kürt kamuoyu "tıkandı" denilerek hazırlanıyor
🔶 Devletin ağzından bugüne kadar tek bir "süreç tıkandı" cümlesi çıkmadı. Bu cümleyi her seferinde Kürt tarafı kurdu, her seferinde de ardından yeni bir adım geldi. İki yılı aşkın süredir yapılan şey bir piar çalışmasıdır.
🔶Aslında devletin ve Öcalan’nın en başından beri anlaştığı bir konu var. 27 Şubat metninde belirtildiği gibi hiç bir şart ileri sürülmeksizin devlet ve millet ile bütünleşme sürecidir.
🔶Örgütün bu adımları bir anda atması Kürt kamuoyunda tehlikeli bir kırılma yaratabilirdi, Öcalan'ın ve örgütün imajını zedeleyebilirdi. Bu yüzden süreç, kamuoyunu hazırlana hazırlana, sindire sindire yürütülüyor.
Bunu görmek için metinleri alt alta koymak yeterli.
🔶 Ben de bir gazeteci olarak aldığım duyumları burada sizinle paylaşmak isterim. Öcalan'ın konuta geçtiği doğru. Yanında hizmette bulunmak üzere aile fertlerinden birden fazla kişinin gittiği konuşuluyor. Yanına bir ekibin gittiği ve orada bir masanın kurulduğu da konuşulanlar arasında.
🔶Belçika masasının Süleymaniye'ye gidip orada beklediğini de biliyoruz.
Bunları şimdilik birer iddia olarak aktarıyorum.
rastinews.com/2405/surec-tik…
Ραγκίπ Ντουράν / Τουρκία – Ο καπετάνιος του πλοίου που βυθίζεται tvxs.gr/apopseis/arthra-gnom…
RagIp DURAN retweeted
My warm thanks to Dr. Mehmet Çelik of the University of Texas at Austin for inviting me to join the celebration of his wonderful book on Rusçuk/Ruse, Empire and Nation in the City, and to give a separate talk. I had a wonderful time. It was a particular pleasure to meet Professor Abraham Marcus, one of the towering figures in Ottoman history, and to spend time with Dr. Jacob Daniels, my student from Stanford and the author of the marvelous book, The Jews of Edirne.
RagIp DURAN retweeted
Galatasaray - Fenerbahçe rekabeti başta Mektebe dayalı aristokratik azınlığın takımı ile daha çok "halkın takımı" olarak görülen diğer takım arasındaki, bugün artık esamesi okunmayan bir sosyolojik vakaydı. Fenerbahçe'nin kitlesel desteğinin başlangıçta daha fazla olduğu, Galatasaray'ın o yıllarda bu konuda Beşiktaş'ın bile gerisinde olduğu aşikardır.
Nitekim Vildan Aşir Savaşır, 6 Temmuz 1963 tarihli Akis Dergisi'ndeki, Galatasaray'ın 62-63 sezonu şampiyonluğuyla ilgili yazdığı yazıda Galatasaray'ın 60'lı yılların başında Fenerbahçe ve Beşiktaş kadar popüler olmadığını söyler.
Ancak bu durum Savaşır'a göre, Galatasaray için bir handikap değildir, aksine onun avantajıdır, zira: "bu hal ona 'Galatasaray ruhu'nu vermiş ve taraftarı olanın ve olmayanın hayranlığını çekmiştir. Galatasaraylıların birbirine bağlılığı, birbirini tutması, takımın en ümitsiz maçlarda birden canlanıp beklenilmez zaferler kazanması maddiden çok, mânevi temele dayanan hasletlerdir. Centilmenlik, bilhassa sporun amatörlük günlerinde Galatasarayın icadı olarak spor hayatımızı süslemiş, Galatasaraylılar sahalara bir zerafet, incelik ve şıklığı da beraberlerinde getirmişlerdir." Böyle diyor Savaşır.
Galatasaray'ın bilhassa Gündüz Kılıç ve sonrasında Metin Oktay'ın etkisiyle daha geniş kitlelere seslenen bir kulüp olduğu bir vakadır; 60'lardan itibaren bu rekabetin sosyolojik yönü de bu minvalde değişmiştir, bizim açımızdan bakarsak artık Galatasaray da halkın takımıdır, diğer tüm takımlar gibi. Dahası Galatasaray'ın yarım yüzyıldaki yükselişiyle çok daha geniş kitlelere seslendiği açıktır.
Türk futbolunun 60'larda daha profesyonel ve kurumsal bir kimlik kazanmaya başlamasıyla, halihazırda sporda tarihsel ve kurumsal arka planı daha sağlam olan Galatasaray'ın dalgalı yükselişine bağlı kitleselleşmesinin örtüşmesi apayrı bir inceleme konusudur.
Asıl gündemime geleyim.
Bir vesika: 4 Şubat 1937 tarihli Akşam Gazetesi'nin spor sayfası Galatasaray ile Fenerbahçe maçına dair bir haber metni içeriyor. Metin şöyle (yazım tarzı ve tercihleri tümüyle o döneme özgüdür, yazım yanlışı yok):
"Seneler var ki, sarı lâciverd - sarı kırmızı karşılaşması memleket sporunda bir hâdise teşkil eder. Dört yaşındaki çocuktan tutunuz da saçı sakalı ağarmış ihtiyarlara kadar halkın yüzde sekseni bu dedikoduya karışır. Maç yaklaştıkça bu düşünce ile günlerce uyku uyumıyan müfrit klüpçüler pek çoktur. Tramvayda, vapurda, trende hep bu mevzu üzerinde konuşulur. Hele bir Galatasaraylı bir Fenerbahçeli yanyana geldiği zaman yapılan münakaşalar ne kadar tatlı olur."
Devamında ise oldukça ilginç bir tespit bulunuyor:
"Her nedense maçtan evvel sarı kırmızılılar daha çok konuşur. Neticeden daha emniyetle bahsederler. Kazanacaklarını iddia ederler. Kendi takımları Fenerbahçeden daha kuvvetsiz bile olsa gene yeneceklerinden emin görünürler. Buna mukabil Fenerbahçeliler ne kadar kuvvetli olsalar o kadar emniyetle bahsedemezler. Muhakkak yeneceğiz diyemezler. Halbuki diğer takımlara karşı böyle değildir. Meselâ Beşiktaş çıkar Galatasarayı hâkim bir oyundan sonra yener, ertesi hafta Fenerbahçe - Beşiktaş maçı olsa bir Fenerbahçeliye sorsanız onun kılı bile oynamaz ve size: — Yeneceğiz hiç sorulur mu? Der. Bu böyle iken Galatasaray maçları onları korkutur. Bu neden? Esasen bu iki klüp karşılaşması üzerinde maçtan evvel hiç bir tahmin yürütülemez. Kuvvetli tarafın kuvvetsiz tarafa yenildiği bir defa değil, beş defa değil her zaman vaki olmuştur."
4 Haziran 1939 tarihli Haber Gazetesi'nde "Fener-Galatasaray Bugün karşı karşıya" başlığıyla çıkan haberdeki Sacit Öget imzalı şu satırlara bakalım:
"Kuruldukları tarihtenberi, her temasları sporumuzda en büyük heyecanı uyandırmış olan Galatasaray ve Fenerbahçe takımları bize futbolde temiz spor rekabetini aşılamış iki kıymetli varlıktır."
Devamında şöyle deniyor:
"Dünkü gazetelerin spor sütunlarına göz gezdirecek olursak, umumiyetle Galatasarayın avantajlı olduğunu okuyoruz.
Filhakika ferd ve takım itibarile kuvvetli olduğunu üst üste kazandığı iki sıkı maçla ispat eden Galatasaray bu karşılaşmada avantajlı gözüküyorsa da, bu iki ezelî rakibin karşılaşmasında zayıf tarafın sürprizler yaptığı daima görülmüştür."
Başka bir vesika: 19 Aralık 1954 tarihli Zafer Gazetesi'nde "İki ezeli renk bir kere daha karşılaşıyor Yüz kırk dokuzuncu maç!.." başlığı atılmış. Altındaki yazı manidar:
"Netice hakkında tahmin yürütmek zordur. Çünkü çok kere zayıf olanın sahadan galip çıktığı bu maçlarda görülmüştür."
Haber metni de bu minvalde:
"Bizde futbol denilince akla Fenerbahçe ve Galatasarayın geldiği bir hakikattir. Bu takımların kendi aralarında yaptıkları karşılaşmalar, daima hususi bir ehemmiyet taşır, maçlar tahminlerin üstünde bir netice ile biter. Bundan 18-20 sene evvel Galatasaray oldukça sarsılmıştı. Tarihî Taksim Stadında cereyan edecek olan müsabakaya herkes Fenerbahçenin galibiyetini ümid ederek gitmişti. Takımlar sahaya çıkıp dizildikleri zaman seyirciler hayretten dona kalmış, herkesin çok usta bir kaleci bildiği Ulvi Yenal santrhaf mevkiinde yer almış, üstelik fevkalâde bir oyun da oynıyarak Galatasary stadı galip terketmişti. Bu itibarla daha bunun gibi birçok misaller sarı-kırmızı ve sarı-lâciverd takımların aralarında yaptıkları müsabakalar için ortaya kimin galip geleceği hususunda kati bir fikir vermemektedir."
Başka bir vesika: 1 Aralık 1966 tarihli Milliyet Gazetesi'nde iki takım arasında oynanan 50. ve 100. maçlara dair anılara yer verilmiş. İki maçta da Galatasaray, rakibi Fenerbahçe'yi küçümsediği için yenilmiş.
Galatasaray-Fenerbahçe maçlarının tarihine baktığımız zaman, görürüz ki, önceden tahmin edilemezliğin ve ölçüsüz büyüklenmenin faturasını daha çok Galatasaray ödemiştir. Ve biz Galatasaraylılardaki en büyük futbol travmaları bu türden Fenerbahçe maçları olmuştur.
En unutulmaz örneklerden biri 8 Kasım 1992'de oynanan ve Fenerbahçe'nin Aykut Kocaman'ın golüyle 0-1 kazandığı maçtır. Oysa Galatasaray hafta içinde Frankfurt'u 1-0 yenip Avrupa'da esip gürlerken (Uğur Tütüneker'in golünü kim unutabilir?), Fenerbahçe 4 Kasım'da Sigma Olomouc'a deplasmanda 7-1 yenilmişti. Galatasaray mutlak favoriydi.
26 Mart 2000'de Johnson'un frikik golüyle, yine Ali Sami Yen'de 0-1 kazanan bir Fenerbahçe vardı. Bu, belki de oynanan oyunla skorun alakasız olduğu Galatasaray - Fenerbahçe maçları içinde zirvededir. Galatasaray muhteşem bir kadroyla muhteşem bir maç çıkarmış ama o lanet frikik golüyle yenilmekten kurtulamamıştır.
"Canım, 1992 mi kaldı... 2000 mi kaldı... yok MÖ" demeyin, 19 Mayıs 2024'teki aynı durumu ne çabuk unuttunuz?
Öncesinde Galatasaray'ın mutlak favori olup da Fenerbahçe'nin kazandığı birçok maç var ve ne yazık ki tersi örnekler çok daha azdır ve yukarıda da söylediğim gibi, önceden tahmin edilemezliğin faturasını daha çok Galatasaray ödemiştir. En dominant dönemlerinde bile Galatasaraylıların bu maçlarda hayal kırıklığı yaşadığına şahit olunmuştur.
Büyüklenmek, kibir, rakibi küçümsemek, bir insan için olduğu kadar bir kulüp ve camia için de en büyük beladır. Ne yazık ki, yukarıda bahsettiğim sosyolojik vaka değişmişse de, Galatasaraylılar, bu kulübün köklerinden gelen aristokratik tavrın bir yansıması mıdır, nedir bilmem, büyüklenmeye daha meyillidir. Cemal Süreya'nın o meşhur yazısının nasıl bittiğini hatırlayın:
"Fenerbahçeli bağıra bağıra çoğalır; Beşiktaşlı çığlıklarla tükenir. Galatasaraylı'nınsa ağzında, yerine göre alaycı, yerine göre çocuksu bir gülümseme vardır. O gülümseme alt dudağın bir yanını aşağı çeker. Galatasaraylı o sırada aynaya bakmaktadır: Cici Necdet mi, Sezar Borjiya mı?"
Bu bir yatırım tavsiyesidir ama sadece futbola değil, hayata yönelik bir tavsiye: Aklınız varsa, rakibinizi ve yaptığınız işi ciddiye alın.
RagIp DURAN retweeted
Tarih hikaye anlatmaktır nihayetinde. İyi hikayeler anlatanlar sevilir. Seyyahları severim bir de Claude Cahen gibi tarih anlatıcılarını.
Osmanlı öncesi Anadolu oldukça renkli ve heyecanlı bir coğrafya.
Dönüp dönüp okuduğum kitaplarda bugün…
RagIp DURAN retweeted
Eski Doğu Almanya’nın Leipzig Üniversitesinde, 1950 yılında Karl-Eugen Wädekin’in
kaleme aldığı “Börklüce Mustafa İsyanı” adlı doktora çalışması İlhami Yazgan tarafından tercüme edilerek dilimize kazandırılmıştır. ✒️
Yapıştı Kaldı Üzerimde İttihatçılık Kitapları
Ragıp Duran
dr137.substack.com/p/yapst-k…
RagIp DURAN retweeted
« Le socialisme est impossible dans certaines sociétés. En effet, les pauvres ne se perçoivent pas comme une classe exploitée, mais comme des millionnaires confrontés à des difficultés passagères.»
— John Steinbeck
RagIp DURAN retweeted
M. Uçum gibi rejim sözcülerine dair çok olumsuz ifadeler kullanabiliriz. Ancak “açık sözlülüklerine” laf edemeyiz. Uçum 2 yıldır sürecin amacını ve Öcalan’ın rejim için kullanım değerini “dürüstçe” anlatıyor. Görmek istemeyenler ya akıl tutulmasında ya da olanaklara tamah ediyor.
































