Beşiktaş Iğdır (@igdir1903) header
Beşiktaş Iğdır (@igdir1903) profile picture

Beşiktaş 🏁 Türkiye’nin En Uzak Doğusu, Güneşin Memleketimize İlk Doğduğu Yer... #Nostalji #Hafıza #Sevgi #Saygı #76 🇹🇷🇦🇿 Ecevitçi, YENİ PARTİ

Iğdır, Türkiye
Joined May 2018
Photo by Beşiktaş Iğdır (@igdir1903)Photo by Beşiktaş Iğdır (@igdir1903)Photo by Beşiktaş Iğdır (@igdir1903)Photo by Beşiktaş Iğdır (@igdir1903)Photo by Beşiktaş Iğdır (@igdir1903)Photo by Beşiktaş Iğdır (@igdir1903)Photo by Beşiktaş Iğdır (@igdir1903)Photo by Beşiktaş Iğdır (@igdir1903)Photo by Beşiktaş Iğdır (@igdir1903)Photo by Beşiktaş Iğdır (@igdir1903)
Yıllarca Beşiktaş Kulübü’nün tek sözcüsü gibi hareket etmesine rağmen, Şeref’in bir grup taraftarla stada girdiğini veya protokole kurulup hava attığını hiç görmedim. Maçlara izlenmek (gösteriş yapmak) için gelmez, izlemeye gelirdi. Kendi kurduğu taktiklerle kazandırdığı maçları bile takımına ve oyuncularına mal etmek için bir köşeye çekilir; Beşiktaş taraftarlarının kendisini kalabalıkta tebrik etmemesi için aralara karışırdı. Kendini manen kulübüne onun kadar adayan az insan vardır... #ŞerefBey
3
33
318
42,791
Allah'tan çok paramız yok, kafamız rahat :)
1
1
9
459
oradan gitmeyelim:)
Replying to @igdir1903
Üstat bir kayısıdan gidelim. Adamlar 1 liralık kayısıyı hergün azar azar 1000 liraya getiriyor. Halkda kayısı değerleniyor diye kayısıyı 800 den 900 den alıyor. Sonra bunlar kayısıyı satıp paralarını cebe koyuyorlar. Olay patlayınca kayısı yine 1 lira oluyor. Halk batıyor.
1
3
566
Benim kafam bu fon mevzusuna ne kadar çalıştırsam da basmıyor... Belki de fakiriz ondan... Gerçekten bu kadar büyük bir para mı buharlaşan para? Aramızda kaptıran var mı?
Saadet Partisi Lideri Mahmut Arıkan: “Hazreti İsa’nın doğduğu günden bu yana, 2026 yıldır, her gün 1 milyon TL harcansa 739 milyar lira ediyor. Fon meselesinde konuşulan para 800 milyar lira. Bugünkü yolsuzluğa yetişemiyor.”
2
1
4
862
Videodaki Tezahüratı Beşiktaş köyiçinde ben kaydetmiştim, istediler gönderdim:)
TRT nin yapamadığını Azerbaycan TV si yapmış. Saygı ile selamlıyorum kardeş ülkemi.
1
28
690
Azerbaycan'dan Türkiye'ye... 29 Ekim...
2
11
616
Aya baktım, bembeyaz, Gece simsiyah, hava ayaz. Yüreğimde sızı, dilimde niyaz… Yaşa Mustafa Kemal Paşa, yaşa! #aşıkmurat
27
563
Cengiz abi haklı mı?... Haklı...
4
16
96
3,768
Bayramımız kutlu olsun Twitter Beşiktaş tugayları...
30
604
“Arkadaşlar! Gidip, Toros Dağları'na bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez.” Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!
84
1,311
37
6,688
104,359
Cumhuriyet Nasıl İlan Edildi? 29 Ekim 1923, saat 18.45... Türkiye Büyük Millet Meclisinin oturumu açılmıştı. Bir önceki gece Çankaya'da tarihî bir karar alan iki büyük lider, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü, Türk yurdunu düşman işgalinden kurtarırken gösterdikleri aynı ruh, heyecan ve kararlılıkla yeni bir adım atmışlardı. İşte bu karar, Meclisin o günkü toplantısında resmiyet kazanacak, önce bütün yurda, ardından tüm dünyaya ilan edilecekti. Anayasa Komisyonunun hazırladığı raporda şu tarihî ifadeler yer alıyordu: “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir. Yönetim biçimi, halkın kendi kaderini doğrudan ve fiilen yönetmesi ilkesine dayanır. Türkiye Devleti'nin yönetim şekli cumhuriyettir.” Meclis, alkışlarla ve “Yaşasın Cumhuriyet!” sesleriyle çınlıyordu. Ardından Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Oylama tamamlandı. Biraz sonra kürsüye gelen İsmet İnönü, her kelimesi alkışlarla karşılanan şu tarihî açıklamayı yaptı: “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı için yapılan oylamaya 158 milletvekili katılmış ve Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı Cumhurbaşkanı seçmişlerdir.” İnönü'nün sözleri sona erdiğinde Meclis binası, görülmemiş bir alkış tufanıyla çalkalandı. Mustafa Kemal Atatürk salonda görünmüştü. Kürsüye çıktı ve tarihe geçecek şu konuşmayı yaptı: “Saygıdeğer arkadaşlarım! Dünya çapında önem taşıyan olağanüstü olaylar karşısında milletimizin gösterdiği uyanıklığın ve gerçek bilinçlenmenin değerli bir belgesi olan Anayasamızın bazı maddelerini açıklığa kavuşturmak amacıyla özel komisyon tarafından Yüce Meclisinize sunulan kanun teklifini kabul ettiniz. Böylece yeni Türkiye Devleti'nin zaten bütün dünyaca bilinen ve bilinmesi gereken niteliği, uluslararası alanda tanınan adıyla, cumhuriyet olarak ifade edilmiş oldu. Bunun doğal bir sonucu olarak, bugüne kadar Meclis Başkanı sıfatıyla görev verdiğiniz arkadaşınıza, şimdi Cumhurbaşkanı unvanıyla yeniden görev veriyorsunuz. Yani bu görevi yine bana layık görüyorsunuz. (Meclisten sesler: “Estağfurullah, hakkınızdır!”) Bu vesileyle, bugüne kadar bana gösterdiğiniz sevgi, içtenlik ve güveni bir kez daha ortaya koyarak büyük bir değerbilirlik örneği gösteriyorsunuz. Bundan dolayı Yüce Meclisinize bütün kalbimle ve içtenlikle teşekkür ederim. (Meclisten sesler: “Estağfurullah, Allah başarılar versin!”) Efendiler! Yüzyıllardır Doğu'da baskı altında kalmış, haksızlığa uğramış ve ezilmiş olan Türk milleti, gerçekten de mağdur bir millet olarak görülüyordu. Ancak son yıllarda milletimizin fiilen ortaya koyduğu yetenek, yeterlilik ve kavrayış gücü; onun hakkında olumsuz düşüncelere sahip olanların ne kadar gerçeklerden habersiz, araştırma ve incelemeden uzak, yalnızca dış görünüşe aldanan insanlar olduklarını açıkça kanıtlamıştır. Milletimiz, sahip olduğu üstün nitelikleri ve kendi kendini yönetme yeteneğini, cumhuriyet adı altında dünya medeniyetine çok daha kolay gösterebilecektir. (Meclisten sesler: “İnşallah!”) Türkiye Cumhuriyeti, dünyada bulunduğu konuma layık olduğunu ortaya koyacağı eserlerle kanıtlayacaktır. (Meclisten sesler: “İnşallah!”) Arkadaşlar! Bu yüce kurumu meydana getiren Türk milletinin son dört yıl içerisinde kazandığı büyük zafer, bundan sonra da katlanarak etkisini gösterecek ve yeni başarılarla kendini ortaya koyacaktır.” Kaynak: Vakit gazetesi, “Cumhuriyet Nasıl İlan Edildi?” — Niyazi Ahmet, 29 Ekim 1941.
5
31
1,009
🇹🇷 CUMHURİYET'İN İLAN EDİLDİĞİ DÖNEMİN MECLİSİ: 45 TARİHÎ PORTRE - 29 Ekim 1923... Cumhuriyet'in ilan edildiği dönemin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve milletvekillerinden 45'inin tarihî fotoğrafları... 31 yıl sonra, 29 Ekim 1954 tarihinde Demokrat İzmir gazetesinin Cumhuriyet Bayramı özel ilavesinde yayımlanan bu fotoğrafların altında milletvekillerinin isimleri ve temsil ettikleri seçim çevreleri de yer alıyor. Dönemin bazı il adları günümüzde değiştiği için isimlerin yanına bugünkü karşılıklarını da ekledik. BİRİNCİ FOTOĞRAF SIRASI Soldan sağa Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) — Ankara Rasih Efendi (Rasih Kaplan) — Antalya Ali Fuat Paşa (Ali Fuat Cebesoy) — Ankara Dr. Mazhar Bey (Mazhar Germen) — Aydın İzzettin Paşa (İzzettin Çalışlar) — Aydın Dr. Tevfik Rüştü Bey (Tevfik Rüştü Aras) — İzmir Şükrü Bey (Şükrü Saraçoğlu) — İzmir Ahmet Hamdi Bey (Hamdi Aksoy) — İzmir Mahmut Esat Bey (Mahmut Esat Bozkurt) — İzmir Mahmut Celâl Bey (Celâl Bayar) — İzmir Mustafa Necati Bey — İzmir İsmail Canbolat Bey — İstanbul → Hamdullah Suphi Bey (Hamdullah Suphi Tanrıöver) — İstanbul Dr. Refik Bey (Refik Saydam) — İstanbul Dr. Adnan Bey (Adnan Adıvar) — İstanbul İKİNCİ FOTOĞRAF SIRASI Soldan sağa Refet Paşa (Refet Bele) — İstanbul Ali Fethi Bey (Fethi Okyar) — İstanbul Fevzi Paşa (Fevzi Çakmak) — İstanbul Kâzım Karabekir Paşa — İstanbul Yahya Kemal Bey (Yahya Kemal Beyatlı) — Urfa → Şanlıurfa Saffet Bey (Saffet Arıkan) — İzmit → Kocaeli Cevat Abbas Bey (Cevat Abbas Gürer) — Bolu Falih Rıfkı Bey (Falih Rıfkı Atay) — Bolu Şakir Bey (Şakir Kesebir) — Çatalca → İstanbul Feridun Fikri Bey (Feridun Fikri Düşünsel) — Dersim → Tunceli Haydar Rüştü Bey (Haydar Rüştü Öktem) — Denizli Mazhar Müfit Bey (Mazhar Müfit Kansu) — Denizli Necip Ali Bey (Necip Ali Küçükağ) — Denizli Ziya Gökalp Bey — Diyarbakır Kemalettin Sami Paşa — Sinop ÜÇÜNCÜ FOTOĞRAF SIRASI Soldan sağa Abidin Bey — Saruhan → Manisa Vasıf Bey (Vasıf Çınar) — Saruhan → Manisa Ağaoğlu Ahmet Bey (Ahmet Ağaoğlu) — Kars Kâzım Paşa (Kâzım Özalp) — Karasi (Karesi) → Balıkesir Ruşen Eşref Bey (Ruşen Eşref Ünaydın) — Karahisar → Afyonkarahisar Mehmet Emin Bey (Mehmet Emin Yurdakul) — Şarkikarahisar → Giresun (Şebinkarahisar) Ali Bey (Ali Çetinkaya) — Karahisar → Afyonkarahisar Halit Bey (Dadaylı Halit) — Kastamonu Tevfik Fikret Bey (Tevfik Fikret Sılay) — Konya Mustafa Abdülhalik Bey (Mustafa Abdülhalik Renda) — Çankırı Mehmet Recep Bey (Recep Peker) — Kütahya Hacim Muhittin Bey (Hacim Muhittin Çarıklı) — Giresun Yakup Kadri Bey (Yakup Kadri Karaosmanoğlu) — Mardin İsmet Paşa (İsmet İnönü) — Malatya Şükrü Bey (Şükrü Kaya) — Menteşe TARİHÎ BİR AYRINTI Bugün Manisa olarak bildiğimiz il, o yıllarda Saruhan; Balıkesir, Karesi; Muğla ise Menteşe adıyla anılıyordu. Şarkikarahisar, günümüzde Giresun'a bağlı Şebinkarahisar ilçesidir. Çatalca bugün İstanbul'un ilçesidir. Dersim ise günümüz Tunceli iliyle ilişkilendirilen tarihî idari addır. Cumhuriyet'in ilan edildiği dönemin siyasetçilerini, temsil ettikleri şehirleri ve kıyafetlerini bir arada gösteren bu fotoğraf dizisi, Türkiye'nin siyasi tarihine ışık tutan bir arşiv belgesidir. 📰 Kaynak: Demokrat İzmir gazetesi, 29 Ekim 1954, Cumhuriyet Bayramı İlavesi, Sayfa 2. Not: Bu 45 kişi, gazetenin fotoğraflı seçkisidir; Cumhuriyet'in ilanı için yapılan oylamaya katılanların eksiksiz listesi değildir. #Cumhuriyet #29Ekim1923 #Atatürk #TBMM #CumhuriyetTarihi #TarihîBelgeler #TürkSiyasiTarihi
17
1,211
Sen gel bir de Iğdır'ı gör Sn Başkan... Mercedes ile maça gelip 50 TL lik bileti almayan var:)
Çorum FK Başkanı Oğuzhan Yalçın'dan, birçok kişinin söylemeye cesaret edemediği sözler:
1
1
66
3,215
I. ATATÜRK’ÜN HAYATI Fotoğraf altı: Atatürk, ilk rahatsızlıklarından sonra Ankara'da Çubuk Barajı'na yaptıkları bir gezintide. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk, 1881'de Selânik'te doğmuştur. Babası Ali Rıza Efendi'dir. Ali Rıza Efendi önceleri Rüsumat (gümrük idaresi) memuru idi. Sonra memurluktan ayrıldı. Selânik'te kereste ticareti etti. Ali Rıza Efendi genç yaşta öldü. Oğlu Mustafa Kemal küçük yaşta yetim kaldı. Mustafa Kemal'i büyük ruhlu bir Türk kadını olan Zübeyde Hanım yetiştirdi. Mustafa Kemal ilk tahsilini (öğrenimini) Selânik'te Şemsi Efendi Mektebi denen modern mektepte gördü. Çocukluk ve ilk tahsil devresine (dönemine) ait hatıralarını bundan 17 yıl önce Vakit gazetesinin muhabirine şu canlı ifadelerle anlatmışlardı: “Çocukluğuma dair ilk hatırladığım şey, mektebe gitmek meselesine aittir. Bundan dolayı anamla babam arasında şiddetli bir mücadele vardı. Annem ilahilerle mektebe başlamamı ve mahalle mektebine gitmemi istiyordu. Rüsumatta memur olan babam, o zaman yeni açılan Şemsi Efendi'nin mektebine devam etmeme ve yeni usul (yöntem) üzere okumama taraftardı. Nihayet (sonunda) babam işi mahirane (ustalıkla) bir surette (biçimde) halletti: Evvela (önce) merasim-i mutade (alışılmış tören) ile mahalle mektebine başladım. Bu suretle annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle mektebinden çıktım. Şemsi Efendi'nin mektebine kaydedildim. Az zaman sonra babam vefat etti. Annemle beraber dayımın nezdine (yanına) yerleştik. Dayım köy hayatı geçiriyordu. Ben de bu hayata karıştım. Bana vazifeler (görevler) veriyor, ben de bunları yapıyordum. Başlıca vazife tarla bekçiliği idi. Kardeşimle beraber bakla tarlasının ortasındaki bir kulübede oturduğumuzu ve kargaları kovmakla uğraştığımızı unutamam.” Fakat genç anne, uyanık çocuğun okuyup yazmaktan kaldığını endişe ile görmeye başlıyor. Nihayet Selânik'te bulunan teyzesinin yanında kalarak mektebe devam etmesine karar veriliyor. Bu suretle Mustafa Kemal, Selânik Mülkiye Rüştiyesine (sivil ortaokula) giriyor. Bu mektepte geçen pek kısa hayatını Atatürk şöyle anlatmaktadır: “Mektepte Kaymak Hafız isminde bir hoca vardı. Bir gün sınıfımızda ders verirken ben diğer bir çocukla kavga ettim. Çok gürültü oldu. Hoca beni yakaladı. Çok dövdü. Bütün vücudum kan içinde kaldı. Büyük validem (büyükannem) zaten mektepte okumama aleyhtardı (karşıydı). Beni derhal (hemen) mektepten çıkardı. Komşumuzda Binbaşı Kadri Bey isminde bir zat (kişi) oturuyordu. Oğlu Ahmet Bey askerî rüştiyeye (askerî ortaokula) devam ediyor ve mektep elbisesi giyiyordu. Onu gördükçe ben de böyle elbise giymeye hevesleniyordum. Sonra sokaklarda zabitler (subaylar) görüyordum. Bu dereceye vasıl olmak (ulaşmak) için takip edilmesi lazım gelen yolun askerî rüştiyeye girmek olduğunu anlıyordum. O sırada annem Selânik'e gelmişti. Askerî rüştiyeye girmek istediğimi söyledim. Valide (anne) askerlikten mütehaşi (çekinen, korkan) idi. Asker olmama şiddetle mümanaat ediyordu (engel oluyordu). Kabul imtihanı (giriş sınavı) zamanı ona sezdirmeden kendi kendime askerî rüştiyeye giderek imtihan verdim. Böylece valideye karşı bir emrivaki (oldu bitti) ihdas edilmiş (meydana getirilmiş) oldu.” Mustafa Kemal bu mektepte keskin zekâsı ve yüksek kabiliyetiyle (yeteneğiyle) derhal kendini gösteriyor. Bilhassa (özellikle) riyaziyede (matematikte) çok üstündür. Bu, hocalarının dikkatini celbediyor (çekiyor). O kadar ki hocaları ona bir talebe (öğrenci) gibi değil, yetişmiş bir adam, kendilerinin bir arkadaşı gibi bakıyorlar. Riyaziyede az zamanda hocasından ziyade (daha fazla) malumat (bilgi) sahibi oluyor, derslerin üstünde meselelerle uğraşıyor. Mustafa Kemal adının menşei (kökeni) Riyaziye hocasının ismi Mustafa'dır. Bu hoca bir gün küçük Mustafa'ya diyor ki: “Oğlum, senin de ismin Mustafa, benim de. Bu böyle olmayacak. Arada bir fark bulunmalı. Bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun.” İşte bütün dünyanın daima sevgi ve saygı ile andığı Atatürk'ün ilk büyük adı, bir sınıfta zekâyı anlar bir hocanın ruhundan böylece doğuyor. Mustafa Kemal, riyaziye derslerinde hocanın bulunmadığı zamanlarda onun yerine diğer sınıflara hocalık ediyor. İdadi tahsili (lise öğrenimi) Dört senelik rüştiye tahsilini muvaffakiyetle (başarıyla) bitiren Mustafa Kemal, idadi tahsilini (lise öğrenimini) yapmak üzere Manastır'a gidiyor. Kendisi diyor ki: “Manastır Askerî İdadisinde riyaziye pek kolay geldi. Bununla meşgul olmaya devam ettim. Fakat Fransızcada geri idim. Muallim (öğretmen) benimle çok meşgul oluyor, acı ihtarlarda (uyarılarda) bulunuyordu. Bu ihtarlar benim pek gücüme gitti. İlk sıla (memleket izni) zamanında çare aradım. İki, üç ay gizlice Frerler Mektebinin hususi (özel) sınıfına devam ettim. Böylece mektep derslerine nispetle (kıyasla) fazla derecede Fransızca öğrendim.” Edebiyata karşı ilk heves Genç Mustafa Kemal'in o zamana kadar edebiyatla pek teması (ilgisi) yoktur. Bir gün Ömer Naci, Bursa İdadisinden Manastır İdadisine, Mustafa Kemal'in sınıfına geliyor. Ömer Naci daha o yaşta şairdir. Mustafa Kemal'den okuyacak kitap istiyor. Bütün kitaplarını gösteriyor. Fakat Ömer Naci hiçbirini beğenmiyor. Bir arkadaşının kitaplarından hiçbirini beğenmemesi Mustafa Kemal'in gücüne gidiyor. O zaman şiir ve edebiyat diye bir şey olduğunu anlıyor. Ona çalışmaya başlıyor. Bilhassa (özellikle) şiir pek cazip (çekici) görünüyor. Fakat kitabet (yazı ve kompozisyon) hocası kendisini şiirle iştigalden (uğraşmaktan) menediyor (alıkoyuyor) ve: “Bu tarz iştigal seni asker olmaktan uzaklaştırır.” diyor. Bununla beraber şiir yazmak hevesi genç Mustafa Kemal'in ruhuna derin izlerini salmıştır. Harbiye Mektebine giriş ve ilk siyasi faaliyeti Mustafa Kemal, Manastır İdadisinin üç yıllık tahsilini de muvaffakiyetle bitirince, bu bilgi ve duygu zenginliği ile İstanbul'a, Harbiye Mektebine (Harp Okuluna) geliyor. Harbiye Mektebindeki hayatını yine ondan dinleyelim: “Burada da riyaziye merakı devam ediyordu. Birinci sınıfta saf gençlik hayallerine tutuldum. Dersleri ihmal ettim. Senenin nasıl geçtiğinin hiç farkında olmadım. Ancak dersler kesilince kitaplara sarıldım. İkinci sınıfa geçtikten sonra askerlik derslerine merak sardım. Şiir yazmak hakkında idadi hocasının vazettiği (koyduğu) memnuiyeti (yasağı) unutmuyordum. Fakat güzel söylemek ve yazmak hevesi bâki idi (devam ediyordu). Teneffüs zamanlarında hitabet talimleri (etkili konuşma alıştırmaları) yapıyorduk. Saati elimize alıyor, ‘Şu kadar dakika sen, bu kadar dakika ben söyleyeceğim.’ diye müsabaka (yarışma) ve münakaşalar (tartışmalar) tertip ediyorduk (düzenliyorduk). Harbiye senelerinde siyaset fikirleri baş gösterdi. Vaziyet (durum) hakkında henüz nafiz (derinlemesine kavrayan) bir nazar (bakış, görüş) hasıl edemiyorduk (oluşturamıyorduk). Sultan Hamit devri idi. Kemal Bey'in kitaplarını okuyorduk. Sebep şu idi: Ekseriyetle (çoğunlukla) ancak koğuşta yattıktan sonra okumak imkânını buluyorduk. Bu gibi vatanperverane (vatanseverce) eserleri okuyanlara karşı takibat (soruşturma, takip) yapılması, işin içinde bir berbatlık bulunduğunu ihsas ediyordu (sezdiriyordu). Fakat bunun mahiyeti (gerçek niteliği) gözlerimiz önünde tamamıyla tebellür etmiyordu (belirginleşmiyordu).” Erkânıharbiye Mektebine geçişi Üç senelik Harbiye Mektebi tahsilini de muvaffakiyetle bitiren Mustafa Kemal, mülazım-ı sani (teğmen) olarak Erkânıharp Mektebine (Kurmay Okuluna) geçiyor. Hatıralarında kendisi der ki: “Erkânıharp sınıflarına geçtik. Mutat (alışılmış) olan derslere iyi çalışıyordum. Bunların fevkinde (ötesinde) olarak bende ve bazı arkadaşlarda yeni fikirler peydah oldu (ortaya çıktı). Memleketin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar (kötülükler) olduğunu keşfetmeye başladık. Binlerce kişiden ibaret (oluşan) olan Harbiye talebesine bu keşfimizi anlatmak hevesine düştük. Mektep talebesi arasında okunmak üzere mektepte el yazısıyla bir gazete tesis ettik (kurduk). Sınıf dâhilinde (içinde) ufak teşkilatımız (örgütlenmemiz) vardı. Ben heyet-i idareye (yönetim kuruluna) dâhildim. Gazetenin yazılarını ekseriyetle ben yazıyordum. O zaman mektep müfettişi İsmail Paşa vardı. Bu hareketimizi keşfetmiş, takip ettiriyormuş. Mektebin müdürü Rıza Paşa isminde bir zattı. Bu zat, padişah nezdinde (katında) İsmail Paşa tarafından tehdit edilmiş: ‘Mektepte böyle talebe var. Ya farkında olmuyor ya müsamaha ediyor (göz yumuyor).’ denilmiş. Rıza Paşa mevkiini (görevini) muhafaza (korumak) için inkâr etmiş. Bir gün gazetenin icap eden (gereken) yazılarından birini yazmakla meşguldük. Baytar (veteriner) dershanelerinden birine girmiş, kapıyı kapamıştık. Kapı arkasında birkaç nöbetçi duruyordu. Rıza Paşa'ya haber vermişler. Sınıfı bastı. Yazılar masa üstünde ve ön tarafta duruyordu. Görmezliğe geldi. Ancak dersten başka şeylerle iştigal (uğraşma) vesilesiyle (gerekçesiyle) tevkifimizi (tutuklanmamızı) emretti. Çıkarken: ‘Yalnız izinsizlikle iktifa olunabilir (yetinilebilir).’ dedi. Sonra hiçbir ceza tatbikine (uygulanmasına) lüzum olmadığını söylemiş. Böyle hareket etmesinde kendine atfedilen (yüklenen) kusuru meydana çıkarmamak gayretinin dahi (payı) olmakla beraber hüsnüniyeti (iyi niyeti) de inkâr edilemezdi.” Devrin Abdülhamit istibdadının (baskıcı yönetiminin) en koyu yıllarına tesadüf ettiği (denk geldiği) düşünülecek olursa, nerede savaşa atılacak neslin daha o zaman nasıl bir uyanıklıkla çalıştığını yukarıdaki satırlar çok güzel belirtmektedir. Mektepte her düşündüğünü açıkça ve korkusuzca söyleyen, Sultan Hamit'in idaresini sert bir dille tenkit eden (eleştiren) Mustafa Kemal, eğer anlayışının keskinliği, görüşünün samimiliği ile kendisini bütün arkadaşlarına sevdirmemiş olsaydı, daha tahsilini bitirmeden önce o devrin tertip ve imha siyasetine kurban gideceği muhakkaktı (kesindi). Mustafa Kemal, Harp Akademisini 11 İkincikânun (Ocak) 1905'te bitirdi. Bir müddet (bir süre) sonra tevkif edilerek (tutuklanarak) Yıldız'a götürüldü ve birkaç ay mahpus (tutuklu) kaldıktan sonra Rıza Paşa'nın delaletiyle (aracılığıyla) kurtuldu. Şam'a sürülüyor Birkaç gün sonra Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Erkânıharbiye Dairesine çağırıyorlar. Kura ile Edirne ve Selânik'e, yani o zamanki ikinci ve üçüncü ordulara gönderileceklerini, fakat aralarında anlaşmalarına kuraya lüzum kalmayacağını söylüyorlar. Mustafa Kemal arkadaşlarına işaret ediyor. Ufak bir anlaşma neticesinde (sonucunda) ikinci ve üçüncü ordulara gidecekleri ayırıyorlar. Bu hareket, bazı genç erkânıharplerin (kurmay subayların) aralarında teşkilat bulunduğuna delil addediliyor (kanıt sayılıyor) ve Mustafa Kemal Suriye'ye sürülüyor. Şam'da bir süvari kıtasına (atlı asker birliğine) staj yapmasına memur ediliyor (görevlendiriliyor). Fakat Mustafa Kemal yalnız Şam'da kalmıyor. Vazife alarak Suriye'nin hemen her tarafını dolaşıyor. O sıralarda Havran ve Kuneytra civarında (çevresinde) Dürzîlerle birtakım meseleler çıkıyor. Dürzîler üzerine kıtalar (askerî birlikler) gönderiliyor. Mustafa Kemal de onlarla beraber gidiyor ve türlü harekâtlara (askerî faaliyetlere) iştirak ediyor (katılıyor). Bu vazifede bulunmuş olması, bir yandan o zamanki mülkiye idaresinin (sivil yönetimin) ne kadar kötü olduğunu, bir yandan da ordunun talim (eğitim) ve terbiyesindeki eksikliği gösteriyor. Onun için denebilir ki Suriye kıtası, genç erkânıharbin (kurmay subayın) zekâsına geniş bir düşünce kaynağı olmuştur. O gençlik içinde onun serbest düşünceleri büyük tasavvurlar (tasarılar, düşünceler) meydana bulabilmiştir. Mustafa Kemal, etrafındakilere hürriyet (özgürlük) ve adalet sevgisini, haksızlığa, istibdada (baskıcı yönetime), kötü idareye karşı koymak coşkunluğunu aşılıyordu. Vatan ve Hürriyet Cemiyetinin kuruluşu Mustafa Kemal, Dürzîlere karşı yapılan harekâtta dört ay bulunduktan sonra Şam'a dönüyor. Bu harekât esnasında (sırasında) kıtada kumanda eden Lütfi Bey isminde bir zatla ahbap (dost) oluyor. Bu zat, Mustafa Kemal'i Şam'da tüccar Mustafa diye maruf (tanınan) birisiyle tanıştırıyor. Tüccar Mustafa, Tıbbiye Mektebinin son sınıflarında iken siyasete iştigalinden (siyasetle uğraşmasından) dolayı üç sene kalebentliğe (bir kalede zorunlu ikamet cezasına) mahkûm olmuş, sonra Şam'a gelmiş, ticarete başlamış. Mustafa Kemal bu tüccar doktorla arkadaşlığı ilerletiyor ve aradan bir müddet (bir süre) geçtikten sonra 1906 yılının Birinci Teşrininde (Ekim ayında) bir gece Mustafa Kemal ve diğer dört arkadaşı birlikte Mustafa'nın evinde toplanarak, sonraları Meşrutiyet'in istihsalinde (elde edilmesinde) mühim amil (önemli etken) olmuş olan Vatan ve Hürriyet Cemiyetini kuruyorlar. Bu cemiyet gizli çalışacaktır. Cemiyeti genişletmek için düşünülen tedbirler arasında Mustafa Kemal'in muhtelif (çeşitli) askerî sınıflara staj yapmak bahanesiyle Beyrut'a, Yafa'ya ve Kudüs'e gitmesi de vardı. Bundan sonra Mustafa Kemal teşkilatını yapmıştır. Fakat bu işi Suriye'de arzu ettiği gibi yapamayacağını düşünerek tekrar Makedonya'ya geçiyor. Orada birçok hürriyetçi arkadaşlar buluyor ve konuşuyor. Vatan ve Hürriyet Cemiyetinin bir şubesini burada tesis ediyor (kuruyor). Tekrar Suriye'ye dönen ve orada üç sene kadar kalan Atatürk, 1907 yılı Eylülünde Üçüncü Orduya naklediliyor (atanıyor) ve Manastır'a tayin olunuyor. Fakat güzel bir tesadüfle Selânik'te alıkonuluyor. Mustafa Kemal bu defa Selânik'e geldiği zaman Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, İttihat ve Terakki Cemiyeti adını almıştır. Pek az zaman sonra Meşrutiyet'e [okunamayan kelime] olundu. Bu devreler zarfında (bu dönemlerde) Mustafa Kemal'in hareketleri tetkik olununca (incelenince) görülüyor ki kendisi memlekette büyük ve radikal (köklü) bir değişikliğin lüzumuna (gerekliliğine) kanidir (inanmaktadır). Fakat onun görüşleri, İttihat ve Terakki Cemiyetindeki bazı efradın (kişilerin, üyelerin) düşüncelerine uygun gelmemektedir. O zaman zihniyeti (düşünce yapısı), genç inkılapçının (devrimcinin) sözlerindeki derin hakikati (gerçeği) idrake (kavramaya) müsait (elverişli) değildir. II. ÖLÜM Şair: Edip Ayel Bitmez yasımız, içteki hicranımız (ayrılık acımız) dinmez, İnsanlar ölür, bir koca tarih olan ölmez! Dinmez yasımız, kopsa kıyamet bile sonda, Mahşerde (kıyamet gününde toplanma yerinde) bir önder bulacak Türk gene onda! Göğsünde bu yurdun tüte durdukça ocaklar, Eksilmeyecektir ona kan ağlayacaklar! En ünlü nesiller bile etsin ona gıpta (imrenme), Yansın ona dünya yüreğinden kan akıp da! Bir dağdı eğilmez, yüce gökten daha yüksek, Yetmez bir o insanla asırlarca övünsek. Solmaz o beniz, yok, o bakışlar gene mavi, Lâyık onu tutmak bir ilahlarla müsavi (eşit)! Atmaz bir adım arkaya “Türk'üm!” diyecek gene, [Okunamayan sözcükler] onu inkâr edecek... Varsa ne iğrenç! Çiğnenmeyecek göklere yükselttiği ünü, Ahrette (ahirette) bulur ölse de ardında bu mülkü (ülkeyi)! Türk'üm diyen artık bir [okunamayan sözcük] o güneşten, İçlerde yanan kutsi (kutsal) alev hep o ateşten. Batmaz o güneş, nurunu (ışığını) toprak bile çalsa, Gençlik ATA'nın yolcusudur bir kişi kalsa! Az gittik evet gitmeğe gösterdiği izden, Her gün uzaktır Büyük Önder elimizden! Yok ondaki nar (ateş) işte bakın ayda, güneşte, On beş yılın [okunamayan sözcükler] o dev yüz yıl işte! İçlerdeki genç heykeli gök çatına [okunamayan sözcük], İnsanlar ölür, bir koca tarih olan ölmez! Edip Ayel III. ATATÜRK’ÜN ÖLMEZ SÖZLERİ 1. “İcabında (gerektiğinde) vatan için bir tek fert (birey) gibi yekpare (tek parça, bütün hâlinde) azim (kararlılık) ve karar ile çalışmasını bilen bir millet, elbette büyük bir millet ve elbette büyük istikbale (geleceğe) müstahak (layık) ve namzet (aday) olan bir millettir.” 2. “Nisfet (adalet, hakkaniyet) ve merhamet niyaz etmekle (dilemekle) millet ve devletin şeref ve istiklali (bağımsızlığı) temin edilemez (sağlanamaz). Nisfet ve merhamet dilenmek gibi bir prensip yoktur. Türk milleti, Türkiye'nin müstakbel (gelecekteki) çocukları, bunu bir an hatırdan çıkarmamalıdır.” 3. “Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret (güç) ve kabiliyetinin (yeteneğinin), Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir.” 4. “Türklerin vatan sevgisi ile dolu olan göğüsleri, melun (lanetlenmiş) ihtiraslara (aşırı hırslara) karşı daima demirden bir duvar gibi yükselecektir.” 5. “Bugün bihakkın (hakkıyla) iftihar edebileceğimiz (övünebileceğimiz) bütün muvaffakiyetin (başarının) sırrı, yeni Türkiye Devleti'nin bünyesindedir (yapısındadır).” 6. “Türkiye Cumhuriyeti'nin eriştiği muvaffakiyeti, Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkârane (kararlılıkla) yürümesine borçluyuz. Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilir.” 7. “Millî birlik duygusunu mütemadiyen (sürekli olarak) ve her türlü vasıta (araç) ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek (geliştirmek) millî ülkümüzdür.” 8. “Bütün dünyanın milletlerini tanırım ve bu muarefem (tanışıklığım) harp sahalarında (savaş alanlarında) olmuştur, ateş altında olmuştur, ölüm karşısında olmuştur. Yemin ile temin ederim ki (kesinlikle söylerim ki), bizim milletimizin kuvve-i maneviyesi (manevi gücü) bütün milletlerin kuvve-i maneviyesinin pek çok fevkindedir (üstündedir).” 9. “Bir insan belki kendi arzusuyla hürriyet-i şahsiyesini (kişisel özgürlüğünü) bertaraf etmek (ortadan kaldırmak) ister. Fakat bu teşebbüs (girişim) koca bir milletin hayatına ve hürriyetine iras-ı zarar eyleyecekse (zarar verecekse), muazzam (çok büyük) ve pürşeref (onurlu) bir hayatı millet bu yüzden sönecek ve mahvolacaksa, bu teşebbüs hiçbir vakit meşru (hukuka uygun) ve şayan-ı kabul (kabul edilebilir) olamaz.” 10. “Bir millet, bir memleket için necat (kurtuluş), selamet (esenlik) ve muvaffakiyet (başarı) istiyorsak, bunu yalnız bir şahıstan (kişiden) hiçbir vakit talep etmemeliyiz.” 11. “Bilelim ki vasıl olduğumuz (ulaştığımız) muvaffakiyet, milletin kuvvetlerini birleştirmesinden ve teşrik-i faaliyet (birlikte çalışma) etmesinden ileri gelmiştir. Eğer aynı muvaffakiyetleri atide (gelecekte) de kazanmak istiyorsak, aynı esasa (temele) istinat edelim (dayanalım) ve aynı suretle (biçimde) yürüyelim.” 12. “Bilelim ki millî benliğini bilmeyen milletler başka milletlerin şikârıdır (avıdır, kolayca ele geçirilebilecek hedefidir).” 13. “Bütün maddi ve manevi varlığını vatan müdafaasına (savunmasına) hasretmekte (adamaya) teemmül (düşünüp durma, tereddüt) ve müsamaha (hoşgörü, gevşeklik) gösteren milletler, harp ve muharebeyi cidden (gerçekten) göze almış ve başarabileceklerine kani olmuş (inanmış) addedilemezler (sayılamazlar).” 14. “Bence, bir millette şerefin, haysiyetin (onurun), namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi (varlığını kazanıp sürdürebilmesi), mutlaka o milletin hürriyet ve istiklaline sahip olmasıyla kaimdir (mümkündür).” 15. “Bu kadar fedakârlıkların semeresini (sonucunu, ürününü) elimizden kaçırmamak ve geçen müşkülat (güçlükler) ve felaketlerin bir daha avdetini (geri dönmesini) gayrimümkün (imkânsız) kılacak tedabiri (tedbirleri, önlemleri) almak, bizim için her günün düşüncesi olmalıdır.” 16. “Cumhuriyetimizin mesnedi (dayanağı) Türk camiasıdır (topluluğudur). Bu camianın efradı (fertleri, bireyleri) ne kadar Türk harsı (kültürü) ile meşbu (dolu) olursa, o camiaya istinat eden (dayanan) Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.” 17. “Çok şey meşru olur, fakat mevcut olmaz!” 18. “Çok milletlerin halas (kurtuluş) ve istiklal mücadelesinde meşhur oldukları görülmüştür; fakat bu tehevvür (coşkun öfke, taşkın atılganlık) Türk milletinin şuurlu (bilinçli) tehevvürüne benzemez.” 19. “Ecnebi (yabancı) bir devletin himaye (koruma) ve sahabetini (sahip çıkmasını) kabul etmek, insanlık evsafından (niteliklerinden) mahrumiyeti (yoksunluğu), aciz (güçsüzlük) ve meskeneti (miskinliği, düşkünlüğü) itiraftan başka bir şey değildir.” 20. “En başta vatan müdafaası olmak üzere, mahsullerimizi (ürünlerimizi) kıymetlendirmek (değerlendirmek) ve en kısa yoldan en ileri ve refahlı Türkiye idealine ulaşabilmek: Bu bir zarurettir (zorunluluktur).” 21. “Felaket başa gelmeden evvel (önce), onun esbabı (sebepleri), mania (engelleri) ve müdafaasını (savunma yollarını) düşünmek lazımdır. Geldikten sonra teellümün (acı çekmenin, üzülmenin) faydası yoktur.” 22. “Halas (kurtuluş) için, istiklal (bağımsızlık) için evvel ve ahir (önünde sonunda) düşmanla bütün mevcudiyetimizle (varlığımızla) vuruşmak, onu mağlup etmekten (yenmekten) başka karar ve çare yoktur ve olamaz!” 23. “Her türlü muvaffakiyetin, her nevi (çeşit) kuvvetin, kudretin menba-ı hakikisi (gerçek kaynağı) milletin kendisi olduğuna kanaatim (inancım) tamdır.” 24. “Hürriyeti gasbedilen (zorla elinden alınan) bir millet, ne kadar zengin ve müreffeh (refah içinde) olursa olsun, medeniyetin (uygarlığın) insaniyet (insanlık) nazarında (gözünde) bir uşaktan (hizmetkârdan) daha iyi muameleye (davranışa) layık değildir.” 25. “Hattı müdafaa (savunma hattı) yoktur, sathı müdafaa (savunma alanı) vardır. O satıh (alan) bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı düşman kanıyla ıslanmadıkça terk edilemez.” 26. “İnkılabımız (devrimimiz) Türkiye'nin asırlar için saadetini (mutluluğunu) kâfildir (güvence altına alır). Bize düşen, onu idrak (anlamak) ve takdir (değerini bilmek) ederek çalışmaktır.” 27. “Muharebe (savaş), daimi (sürekli) mücadele hâlinde bulunan gayrimeri (görünmeyen) kuvvetlerin göze görünür şekil ve suret (biçim) almasıdır.” Haber Gazetesi 10 Kasım 1942
12
1,135
Beşiktaş Iğdır retweeted
Canım Hocamda bana Beşiktaş Forması hediye etti 🙏🙏🙏🦅🖤
Veeeeeee… Büyük sürpriz sahibine ulaştı! 🦅 1999–2000 sezonunda giydiği forma, yıllar sonra Italiano Hocamızla yeniden buluştu!
5
19
711
14,348
Beşiktaş Iğdır retweeted
Bir Beşiktaş taraftarı, Vincenzo Italiano'nun 99-00 sezonunda giydiği Verona formasını bularak çerçeveletti ve Italiano'ya hediye etti. Çok şık hareket. 👏👏👏 (via @Adrianooo2000)
3
18
317
24,444
Mustafa Kemal Paşa Vakit Gazetesi, 10 Ocak 1922 (10 Kânunusani 1338)
1
1
61
1,031
17 Kasım 1938 tarihli Servet-i Fünun (Uyanış) dergisinde, fotoğrafın altında yalnızca dört kelime yer alıyor: “Büyük Kumandan Mustafa Kemal”
2
45
723
Beşiktaş Iğdır retweeted
📢 Sırbistan devlet televizyonu canlı yayında halktan özür diledi 💬 “Yıllarca gerçekler görmezden gelindi, tek taraflı yayın yapıldı. Sorulması gereken sorular sorulmadı. Bu nedenle izleyicilerimizden özür diliyoruz.”
41
243
58
917
72,592
“Zafer kartalı: Mustafa Kemal 1922 senesinde.”
4
1
64
995