İnsanlığın kutsal kurumu aileyi ve karşı karşıya kaldığı tehditleri konuşmaya devam ediyoruz, edeceğiz de.
Hedefimiz, her ilde Kuvâ-yi Aile Kongresi düzenleyerek aileyi koruma iradesini toplumsal bir seferberliğe dönüştürmek.
Bu hafta sonu, Külünkoğlu Eğitim ve Kültür Derneği ile Aile Platformunun birlikte düzenlediği kongrede, aileyi tehdit eden süreçlere dikkat çekmeye devam ediyoruz.
Çünkü aileyi korumak, insanlığın geleceğini korumaktır.
Kongrenin temel yaklaşımını, “Aile kalesi yıkılırsa diğer bütün kaleler kolay düşer” sözü özetliyor. Dijitalleşme ve küreselleşmeyle birlikte ortaya çıkan tehditler karşısında aile yapısının korunması, kültürel değerlerin yaşatılması ve toplumsal bilinç oluşturulması hedefleniyor.
akturkhaber.com/haber-4-kuva…
Gün ortasında.
Gelin dostlar söze #Yök üzerine başlayalım.
Ne dersiniz?
ÜNİVERSİTELER DEVLET İÇİNDE DEVLET GİBİ YÖNETİLEMEZDİR!
Türkiye’nin yükseköğretim sorunu salt üniversite sayısı, kontenjan, diploma veya akademik unvan meselesinin sınırlarını aşmış durumdadır.
Bizim asıl meselemiz bilimsel liyakat, binlerce gencimizin yarınlara hangi umutla baktığı, ailelerin evlatlarının eğitimine harcadığı emeğin karşılığı ve toplumsal katkı ve kabul düzeyinin ne olduğudur.
Bu nedenle açık açık söylüyoruz. YÖK’ün mevcut merkeziyetçi modeli sorgulanmalı, bilimsel özgürlüğü, bağımsız denetimi ve kamuya hesap verme sorumluluğunu birlikte güvence altına alan yeni bir yükseköğretim düzeni kurulmalıdır.
@tcbestepe @tcmeb @YuksekogretimK @Tubitak @YildizEdu @mtgundogan @POLATFethiAhmet @drcetiner @s_avsaroglu @VeysiCe @drmemisoglu @kenankaratas_ @dralpyildiz @thekardiyolog @MilatGazete @yenisafakwriter
Rektörlük, sınırları belli ve hesap veren bir kamu görevi haline getirilmelidir.
Rektör adaylarının bilimsel ve yönetsel yeterlilikleri ile üniversiteye ilişkin projeleri net ve açık olmalıdır. Akademik çevrenin katılımını sağlayan, çıkar çatışmalarını görünür kılan bir değerlendirme usulü oluşturulmalıdır.
Rektörler; bütçe, atama, ihale, öğrenci hizmetleri ve stratejik hedefler hakkında düzenli hesap vermelidir. Görev süreleri sınırlandırılmalı, yetkiler kurullar arasında dengelenmeli, başarısızlık ve hukuka aykırılık hallerindeki süreçler önceden belirlenmelidir. Üniversitenin geleceği, bir kişinin ilişkilerine ve takdirine bırakılamaz.
Kadro ve akademik yükselme sistemi yeniden düzenlenmelidir.
Kişiye göre ilan hazırlanmasını önleyecek nesnel ölçütler oluşturulmalıdır. Jüri üyelerinin çıkar çatışmaları denetlenmeli, değerlendirmeler gerekçelendirilmeli ve etkili itiraz yolları kurulmalıdır.
Genç araştırmacıların yetiştirilmesinde kişisel referansın değil, yetenek, başarı ve bilimsel potansiyelin belirleyici olduğu programlar geliştirilmelidir.
Geçmiş programlara ilişkin usulsüzlük veya örgütsel müdahale iddiaları ise somut deliller üzerinden incelenmelidir. Bir dönemin bütün öğrencilerini ve akademisyenlerini topluca zan altında bırakan genellemelerden kaçınılmalıdır.
Üniversite yalnızca iş piyasasına eleman sağlayan bir kurum olarak da görülemez. Temel bilimler, sosyal bilimler, sanat ve beşeri bilimler; toplumun düşünme, üretme ve kendisini anlama kapasitesinin temelidir. Hangi alanda kaç mezuna ihtiyaç duyulduğu, mezunların hangi koşullarda iş bulduğu ve verilen eğitimin niteliği düzenli olarak izlenmelidir.
Önerimiz, öğrencilerin eğitimini ve araştırmaların sürekliliğini tehlikeye atan ani bir tasfiye değildir. Gerekli anayasal ve yasal düzenlemelerle, görevlerin hangi kuruma ve hangi takvimle devredileceği açıkça belirlenmiş bir geçiştir.
Devam eden burslar, araştırma projeleri, diploma süreçleri ve kazanılmış haklar korunmalıdır. Yeni model kurulurken akademisyenler, öğrenciler, mezunlar ve ilgili toplum kesimleri sürece katılmalıdır.
Sorunumuz bilim insanlarıyla değildir. Bu ülkenin imkanlarını büyüten, öğrencisine emek veren, laboratuvarında ve kütüphanesinde çalışan akademisyenlerimiz Türkiye’nin kıymetidir.
İtirazımız, onların emeğini de baskılayan kapalı ve hesap vermeyen yönetim anlayışınadır.
YÖK’ün mevcut modelinin kaldırılması çağrısı, üniversiteyi güçlendirme çağrısıdır. Bilim insanının özgürlüğünü, öğrencinin hakkını, milletin kaynağını ve devletin hukukunu aynı anda koruyacak bir düzen kurma çağrısıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı; yetkisini makamından, gücünü ilişkilerinden alan yöneticiler değil, meşruiyetini bilimden, hukuktan ve kamuya karşı sorumluluğundan alan üniversitelerdir.
Üniversiteler devlet içinde devlet gibi yönetilemez.
Bilim özgür olmalı, yönetim hesap vermeli, gençler geleceğe güvenle bakmalıdır.
Yapay zeka ve dijital dönüşümün meslekleri değiştirdiği bir dönemde, geçmişin kontenjan alışkanlıklarıyla geleceğin insanı yetiştirilemez.
Bilimsel yetkinlik, ahlak ve toplumsal sorumlulukla tamamlanmalıdır.
Üniversite yalnızca diploma vermemeli; araştırma ahlakını, kamu sorumluluğunu, tarih ve kültür bilincini de geliştirmelidir.
Kendi dilini ve kültürünü tanıyan, dünyaya açık, eleştirel düşünebilen, teknoloji üreten ve yaptığı işin insana etkisini sorgulayan nesiller yetiştirmek zorundayız.
Ahlak ve vicdanı yönetmelikle üretemeyiz. Ancak sistemi yöneticilerin kişisel vicdanına emanet de edemeyiz. İyi bir düzen, dürüst insanı korur, yetkinin kötüye kullanılmasını zorlaştırır.
Hukuk, üniversite kapısında bekletilemez.
Yargı kararlarının gereğinin üniversitelerce yerine getirilip getirilmediği etkili biçimde izlenmelidir. Bir işlemin hukuka aykırılığı ortaya çıktığında, aynı sonucu başka bir idari işlemle yeniden üretmeye çalışan anlayışın karşısında gerçek bir hesap verme mekanizması bulunmalıdır.
Öğrencilerin güvenliği, kamu kaynağının kullanımı, görevin kötüye kullanıldığına ilişkin iddialar ve akademik hak ihlalleri, ‘kurumun itibarı zarar görmesin’ gerekçesiyle sümen altı edilemez. Kurumun itibarını koruyan şey, yanlışın üstünü örtmek değil bizzat yanlışı ortaya çıkarıp düzeltmektir. Çocuklarımızın hakları, kurumların görüntüsünü koruma kaygısının her zaman önünde tutulmalıdır. Üniversite bütçesi ise kamu yararı gözetilerek, hesap verebilirlik ve şeffaflık ilkeleri doğrultusunda kullanılmalıdır, hiçbir yönetici bu kaynağı şahsi tasarruf alanı olarak değerlendirme hakkına sahip değildir.
Bilimsel ölçütlerin sonucu da açık olmalıdır.
Araştırma üniversitesi olmak, bir siyasi yakınlığın veya kulis gücünün karşılığı olamaz. YÖK’ün yayımladığı değerlendirme çerçevesinde araştırma kapasitesi, kalitesi, etkileşim ve iş birliği gibi ölçütler zaten bulunmaktadır. Asıl mesele bu ölçütlerin varlığı değil, kararların bu ölçütlere nasıl dayandırıldığının açıkça görülebilmesidir.
Bütün aday üniversitelerin karşılaştırılabilir puanları, değerlendirme yöntemleri ve karar gerekçeleri kamuoyuna açıklanmalıdır. Ölçüt değişiyorsa bunun neden değiştiği, ne zaman yürürlüğe girdiği ve kimlere nasıl uygulandığı eksiksiz bir şekilde bilinmelidir.
Bize ulaşan başvurularda mobbing, ayrımcılık, cevapsız bırakılan dilekçeler ve keyfi işlemler sıklıkla yer almaktadır. Her başvuru, tek başına bir suçun veya hukuka aykırılığın kanıtı olmamakla birlikte bağımsız ve gerekçeli bir incelemeyi hak etmektedir. İddia sahibini susturmak da hakkında iddia bulunan kişiyi peşinen suçlu ilan etmek de adalet kavramının karşılığı değildir.
YÖK’ün varlığı neyi güvence altına almaktadır?
Merkezde güçlü bir kurul bulunması, tek başına etkili denetim bulunduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim haksızlığa uğradığını söyleyen bir öğrenci veya akademisyen, zamanında ve tarafsız biçimde incelenen bir başvuru yoluna sahip olabilmekte midir?
Rektörlük hakkında yapılan şikayetin fiilen yine aynı yönetim çevresinin değerlendirmesine bırakıldığı bir düzende güven mevhumu nasıl oluşacaktır? İnsanlar hak ararken görevlerinden, akademik geleceklerinden veya çalışma huzurlarından endişe ediyorsa kağıt üzerindeki güvenceler ne işe yarayacaktır?
Beraberinde üniversiteler, aziz milletimizin vergileriyle ayakta duran bilim kurumlarıdır.
Dolayısıyla hiçbir rektörün şahsi yönetim alanı, hiçbir grubun kadro havuzu ve hiçbir siyasi ilişkinin korunaklı sahası olamaz.
Dahası bir üniversitenin özgürlüğü, yöneticinin hesap vermeme özgürlüğüne dönüştürülemez.
Devlet içinde devlet eleştirimizin nedeni, kamusal sorumluluktan kaçınma ve kendi kararını kendisinin denetlemesidir.
Böyle bir anlayışın yerleşmesi ise devletin hukuk düzeni içinde paralel bir ayrıcalık alanı oluşturmasıdır. Bilinmelidir ki üniversiteyi korumak, bu anlayışı eleştirmekle başlamaktadır.
Soralım:YÖK’ün raflarında bekleyen bekletilen FETÖ’ye dair soruşturma izinleri varmıdır?
Metin KÜLÜNK retweeted
Konuşan Adam artık kendi haber sitesiyle de yayında! 🇹🇷 konusanadam.com yayın hayatına başladı. Son dakika gelişmeler, Türkiye'nin gündemi, dünyadan haberler ve canlı piyasa verileri artık tek adreste. Ana akımın görmezden geldiğini, algı operasyoncularının çarpıttığını biz dimdik, net ve korkusuzca yazacağız. Masaüstünde de mobilde de 7/24 yanınızdayız. Hakikatin sesi susmaz, şimdi daha da gür çıkacak. Takip edin, paylaşın, birlikte büyütelim!
#KonuşanAdam #SonDakika #Gündem
8 MİLYAR İNSAN, 8 MİLYAR GERÇEKLİK: BUNA HAZIR MIYIZ?
Sanayi Devrimi kendi döneminde dünyayı kökten değiştirirken Osmanlı’nın yönetici ve elitleri ve medrese alimler ve çevreleri, yaşanan dönüşümü zamanında kavramakta ve gerekli karşılığı üretmekte yetersiz kaldı. Bu gecikmenin bedelini çok ağır ödedik.
Paramparça olduk.
Suçluyu dışarıda aramaktan öte oturup kendi içsel sorgulamamızı yapalım Osmanlı neden kaybetti?
Yıkanlar düşmanlık ve çıkarları gereği yıkma vazifesini yaptı
Ya koca imparatorluğun yıkılmaması için görevli olanlar vazifesini yaptı mı?
Yapmış olsalardı bugün zaten bu acıların içerisinde yaşamazdık
Şimdi dünya, bir kez daha başka bir yere doğru evriliyor. Dünyayı insanın avucunun içine taşıyan, bilgiye erişimden düşünme biçimimize kadar hayatın bütün alanlarını dönüştüren büyük bir akıl ve zekâ devrimi yaşanıyor.
Ancak üzülerek ifade ediyorum ki bireysel çabaların ve kıymetli girişimlerin ötesinde, bu dönüşüme karşı yeterince güçlü bir ortak irade ortaya koyamıyoruz.
Hiçbir kesimi ayırmadan; elitlerimiz, kamu bürokrasimiz ve siyaset dünyamız, süreci okumakta, anlamlandırmakta, tedbir almakta ve atılan adımları çok daha ileriye taşımakta gecikiyor.
Oysa değişim bizi beklemiyor.
Sosyal medya, herkese kişiselleştirilmiş bir içerik akışı sundu. Her birimiz aynı dünyaya farklı pencerelerden bakmaya başladık. Yapay zekâyla geliştirilen dünya modelleri ise şimdi bu kişiselleştirmeyi çok daha ileriye taşıma potansiyeli taşıyor: Her insana, kendisine göre şekillenen bir dijital dünya…
Artık mesele yalnızca görüntü üretmek değil. Kullanıcının hareketlerine ve tercihlerine göre gerçek zamanlı olarak değişen, içinde dolaşılabilen sanal ortamlar oluşturmak.
Algoritmalar, neyi gördüğümüzün yanında, içine girdiğimiz dijital dünyanın kurallarını da belirleyebilir hâle geliyor. Neye dikkat edeceğimizi, kimlerle karşılaşacağımızı ve hangi deneyimleri yaşayacağımızı şekillendirebiliyor.
Asıl soru tam da burada başlıyor:
Herkes kendisine göre üretilmiş bir gerçekliğin içinde yaşamaya başladığında, bizi birbirimize bağlayan “ortak gerçeklik” ne olacak?
Aileyi, toplumu, aidiyeti, ahlakı ve birlikte yaşama iradesini hangi zeminde koruyacağız? Aynı evin içinde yaşayan insanlar bile birbirinden bütünüyle farklı dijital dünyalara çekildiğinde, birbirimizi nasıl anlayacağız?
8 milyar insan, 8 milyar gerçeklik… Buna hazır mıyız?
Bu meseleyi yalnızca teknoloji şirketlerinin gündemine bırakamayız. Eğitimden kültüre, aileden ekonomiye, kamu yönetiminden siyasete kadar bütün alanlarda düşünmek ve hazırlanmak zorundayız.
Sanayi Devrimi karşısındaki gecikmenin bedelini ödedik. Yapay zekâ devrimi karşısında aynı gecikmeyi yaşamaya tahammülümüz yok.
Geleceğimizi şekillendiren bu dönüşümü anlamak, insanımızı hazırlamak ve kendi irademizle yön vermek zorundayız.
@Sadik0707 @Gercek_Hayat @Tubitak @TCSanayi @YildizEdu @tubitakbiltek @baskuny @BentheDerya @serafcan @SelimAtalayNY @ufukcoskunn @yenisafakwriter @Nalan_Kocak @nazlidemirrr @drcetiner @POLATFethiAhmet @Dr_K_Aydin @profismaildemir @ismailhpekin @bircis @donmem_davm @kenankaratas_ @thekardiyolog @michiokaku @shahidovcom @muhammedetoyy @_Devletci_ @ersoyruhi
xitter.cf/GoogleDeepMind/status/…
Kazakistan, Avrasya’daki geniş coğrafyası, enerji kaynakları ve lojistik bağlantılarıyla değerlendirilmektedir. Türk dünyasıyla ilişkileri ve çok yönlü dış politika yaklaşımı, farklı bölgeler arasında ekonomik ve diplomatik bağlantılar kurulmasını destekleyebilir.
MEKKE İTTİFAKI’NIN JEOPOLİTİK VİZYONU VE GENİŞLEME POTANSİYELİ TAŞIYAN ÜLKELER
Küresel sistemin güç dengeleri, günümüzde derin bir dönüşüm sürecinden geçmektedir.
Batı merkezli uluslararası kurumların küresel krizler karşısındaki yetersizlikleri, ekonomik ağırlığın Asya ve Küresel Güney yönünde değişmesi ve manevi değerlerin siyasi karar alma süreçlerinde geri planda kalması, yeni bir jeopolitik mimari arayışını güçlendirmektedir.
Türkiye ve Mekke eksenli olarak tasavvur edilen bu dayanışma ağı; farklı ülkelerin egemenliğine, inançlarına ve toplumsal yapılarına saygı gösteren bir anlayışla geliştirildiğinde geniş bir iş birliği zemini oluşturabilir. İslam medeniyetinin adalet ve insan onuru ilkelerinden ilham alan bu vizyonun evrensel karşılığı, bütün toplumlara açık ve hakkaniyetli bir ortaklık düzeni kurabilmesinde yatmaktadır.
Mekke İttifakı vizyonunun başarısı, ülke sayısının artmasının yanında ortak hedeflerin uygulanabilirliğine bağlı olacaktır. Tam üyelik, stratejik ortaklık, belirli sektörlerde iş birliği ve sivil toplum diyaloğu gibi farklı katılım biçimleri geliştirilmesi, ülkelerin farklı beklentilerini aynı çatı altında buluşturmayı kolaylaştırabilir.
Bu çerçevede ortak savunma ve güvenlik anlayışının yanında adil ticaret, enerji ve gıda güvenliği, bilimsel araştırma, teknoloji üretimi ve insani dayanışma alanlarında somut mekanizmalar kurulmalıdır. Karar alma süreçlerinin şeffaf olması, yükümlülüklerin açıkça belirlenmesi ve anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözülmesi, yapının güvenilirliği açısından vazgeçilmezdir.
Güney Amerika kuşağında Surinam, Brezilya, Venezuela ve Arjantin öne çıkmaktadır. Bu ülkelerle kurulabilecek ilişkiler; gıda güvenliği, ticaret, enerji ve kültürel etkileşim bakımından ele alınabilir.
Surinam, İslam İşbirliği Teşkilatı üyeliği sayesinde Güney Amerika ile İslam dünyası arasında diplomatik bir bağlantı oluşturmaktadır. Kültürel çeşitliliği ve bölgesel ilişkileri, karşılıklı anlayışa dayalı ortaklıklara katkıda bulunabilir.
Brezilya, tarımsal üretimi, helal gıda ticareti ve geniş ekonomik kapasitesiyle önemli bir potansiyel ortaktır. Türkiye ve İslam dünyasıyla geliştirilecek ilişkiler, özellikle gıda güvenliği, sanayi ve bilimsel araştırma alanlarında somut sonuçlar üretebilir.
Venezuela, enerji kaynakları ve Türkiye ile ilişkileri bakımından değerlendirilebilir. Bununla birlikte, ortaklıkların sürdürülebilirliği ekonomik koşulların, uluslararası yükümlülüklerin ve karşılıklı risklerin dikkatle ele alınmasını gerektirir.
Arjantin, tarımsal üretimi, ekonomik kapasitesi ve Arap kökenli topluluklarıyla kültürel ve ticari bağlantılar kurulabilecek ülkelerden biridir. Gıda, eğitim, bilim ve kültür alanlarında geliştirilecek projeler, bu ilişkilerin somut temelini oluşturabilir.
Kanada’daki Müslüman sivil toplum kuruluşları, akademisyenler ve girişimciler ise bilimsel, kültürel ve ekonomik ilişkiler bakımından değerlendirilebilir. Ancak bu topluluklarla kurulacak bağlar, Kanada devletinin ittifaka katılması anlamına gelmez. Sivil iş birliği ile devletler arası üyelik arasındaki ayrım açık biçimde korunmalıdır.



