Sosyal Bilimler (@sosbilorg) header
Sosyal Bilimler (@sosbilorg) profile picture

Sosyal bilimler meselelerine yoğunlaşan mecra. Kuruluş: Ağustos 2015.

Türkiye
Joined August 2015
Photo by Sosyal Bilimler (@sosbilorg)Photo by Sosyal Bilimler (@sosbilorg)Photo by Sosyal Bilimler (@sosbilorg)Photo by Sosyal Bilimler (@sosbilorg)Photo by Sosyal Bilimler (@sosbilorg)Photo by Sosyal Bilimler (@sosbilorg)Photo by Sosyal Bilimler (@sosbilorg)Photo by Sosyal Bilimler (@sosbilorg)Photo by Sosyal Bilimler (@sosbilorg)Photo by Sosyal Bilimler (@sosbilorg)
Antropolojide bilimsel niteliğin gerilediği, bunun sorumlusunun ise sol düşüncenin disiplindeki ağırlığı olduğu ileri sürülüyor. Antropolog Agustín Fuentes, bu teşhise karşı çıkıyor: Disiplinin sorunlarını anlamak için yöntem tartışmalarının ötesine geçerek üniversitelerin içinde bulunduğu kurumsal ve siyasal koşullara bakmak gerekiyor. Antropoloji hiçbir zaman tek bir kuram veya yöntem etrafında birleşmedi. Nicel araştırmalar, etnografi, tarihsel incelemeler ve biyolojik yaklaşımlar arasındaki gerilimler disiplinin geçmişinde de vardı. Fuentes’e göre bu çoğulluk, bilimsel bozulmanın göstergesi sayılamaz. Farklı bilgi üretme biçimlerinin bir aradalığı, antropolojinin başlıca güçlerinden biridir. Henrich’in analizi en prestijli 12 Amerikan üniversitesiyle sınırlı. Fuentes, bunun ABD’deki tüm antropolojiyi temsil etmediğini, alanın çok daha geniş bir yelpazeye sahip olduğunu belirtiyor. Antropoloji, farklı akademik düzeylerde, çeşitli yöntem ve yaklaşımlarla icra ediliyor. Henrich’in değerlendirmesi, makale özetlerini büyük dil modeliyle sınıflandırarak araştırma eğilimlerini ölçmeye çalışıyor. Fuentes, “hegemonya” veya “biyopolitika” gibi sözcüklerden hareketle bir çalışmanın yaklaşımını belirlemenin sınırlarına dikkat çekiyor. Örneğin iktidarı inceleyen her araştırma, toplumsal ilişkileri basit bir ezen–ezilen karşıtlığına indirgemez. Araştırmacının kimliği, deneyimleri ve toplumsal konumu; hangi soruları sorduğunu ve dünyayı nasıl yorumladığını etkiler. Fuentes, bu etkiyi tartışmanın bilimsel niteliği zayıflatmadığını savunuyor. Ona göre antropolojide farklı toplumsal kesimlerin daha fazla söz sahibi olması, araştırmanın ufkunu daraltmak yerine yeni sorulara ve deneyimlere açıyor. Fuentes, antropolojinin krizde olduğunu reddetmiyor; krizin kaynağına ilişkin açıklamayı sorguluyor. Aktardığı veriler, birçok bölümde öğrenci ilgisinin korunduğunu veya arttığını gösteriyor. Program kısıtlamaları ve kapanmalar ise sıklıkla mali sorunlar ve idari yeniden yapılanmalarla bağlantılı. Bu nedenle krizi yalnızca disiplin içindeki ideolojik tercihlerle açıklamak yetersiz kalıyor. Fuentes’in önerisi, farklı yaklaşımlar arasında somut işbirlikleri kurmak: ortak dersler, disiplinler arası buluşmalar, meslek örgütlerinde çalışma ve karşılıklı akademik katkı. Antropolojinin geleceği, tek bir yöntemin üstünlüğünü ilan etmekten çok, çoğul bilgi üretimini mümkün kılan koşulları güçlendirmeye bağlı. Akademik özgürlüğü savunmak da bu ortak çabanın parçası. chronicle.com/article/how-no…
4
1
14
886
Sosyal Bilimler retweeted
Son dönemde @sosbilorg’da kısa özetleri verilen metinlere baktığımda şu dörtlüyü öne çıkarmak isterim. Sınırları net olmasa da şöylesi bir izleğe sahipler —bir yandan da bunun yarattığı sıkıcı ruh hâlini taşıyorum: düzenin çıkmazlarını biliyoruz ama başka bir gelecek kuramıyoruz.
1
3
294
Fransa’da derneklerin çokluğu ve katılım kanallarının çeşitliliği, yerel demokrasinin güçlendiği anlamına gelmiyor. Derneklerin demokratik etkisini anlamak için sayılarına bakmak yetmiyor; kamu otoriteleriyle nasıl ilişki kurduklarını ve kararları ne ölçüde etkileyebildiklerini de incelemek gerekiyor. 1978’de Esprit dergisi, “Dernekler aracılığıyla demokrasi mümkün mü?” sorusunu tartışmaya açmıştı. Tocqueville’e uzanan düşünce geleneğinde dernekler, yurttaşların demokrasiyi öğrendiği ve devletin yoğunlaşan gücünü dengelediği alanlardı. Sonraki araştırmalar, bu demokratik işlevlerin hangi koşullarda gerçekleştiğini sorguluyor. 2003’te Fransa’da yapılan temsilî bir araştırmaya göre, eğitim, gelir ve kuşak farkları hesaba katıldığında dernek üyeliğinin siyasi ya da kurumsal güven üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmuyor. Hak savunuculuğu yapan dernekler ve sendikalar üzerinden görülen politikleşme etkisi de sınırlı kalıyor. Üye olmak, kendiliğinden daha güçlü bir demokratik katılım doğurmuyor. 2007’de altı Avrupa kentini karşılaştıran bir çalışma, derneklerin sayısıyla üyelerini demokratik amaçlar doğrultusunda harekete geçirme güçlerinin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Bir kentte derneklerin yaygın olması, yurttaşların kamusal kararlara katılımını aynı ölçüde güçlendirdiği anlamına gelmiyor. Bu noktada kurumların derneklere nasıl bir alan açtığı önem kazanıyor. Diyalog kurmak, dernekleri tanımak ve taleplerini dinlemek; onların kendi sorunlarını gündeme taşımasına ve kararları etkilemesine imkân vermekle aynı şey değil. Demokratik katılımın gücü, açılan iletişim kanalları kadar bu kanallardan neyin değiştirilebildiğine de bağlı. Grenoble, hem derneklerin hem de katılım olanaklarının yoğun olduğu bir kent. Ancak burada süren araştırmanın ilk bulgularına göre, mahallelerdeki dernek yoğunluğu ile seçimlere katılım arasındaki istatistiksel ilişki, eğitim düzeyi hesaba katıldığında kayboluyor. Dernek sayısını demokratik canlılığın göstergesi saymak, katılımı etkileyen başka toplumsal koşulları gözden kaçırabiliyor. Esprit’nin 1978’de açtığı tartışma, yaklaşık elli yıl sonra yeni bir soruya dönüşüyor: Dernekler hangi kurumsal koşullarda demokrasiyi güçlendirebilir? Yanıt, onlara sunulan katılım olanaklarıyla birlikte, kendi gündemlerini oluşturma, kamu otoritelerini sorgulama ve alınan kararlar üzerinde etkili olma özgürlüklerinde aranıyor. esprit.presse.fr/actualites/…
1
2
403
Fransa, Almanya ve Britanya gibi ülkelerde sosyal demokrat partiler, uzun süre seçimlerin en güçlü aktörüydü. Bugün ise bu partiler, oy oranlarında dramatik bir düşüşle karşı karşıya. Almanya’da SPD’nin desteği %12’ye kadar gerilerken, Fransa’da %10 seviyesinin altında olduğu konuşuluyor. Sosyal demokrasi, Avrupa’nın siyasi ve toplumsal yapılarını şekillendiren başlıca güçlerden biriydi. Ancak bu etkinin topluma yayılması şimdi kendi zeminini eritti; siyasi ağırlığını büyük ölçüde kaybetti. Artık hem solda hem sağda başka aktörler öne çıkıyor. Bu dönüşümün kökeninde, sosyal demokrasinin Marx’ın temel ekonomik tezlerinden birinden —kâr oranlarının düşme eğilimi— örtük biçimde uzaklaşması yatıyor. Daha başından itibaren, bu merkeze sadık kalmak yerine, kapitalizmin kalıcılığını ve dönüşmeyeceğini kabullenerek, devletin piyasaya müdahalesini öne çıkardı. Marx’ın kâr oranlarının düşme eğilimi ilkesini sosyal demokrasi içinde tartışmaya açmak, kapitalizmin sonsuza dek süreceğini ve sistemin kökten dönüştürülemeyeceğini kabul etmek demek. Böylece sosyal demokrasi, piyasayı olduğu gibi bırakıp sadece devlete gelirleri yeniden dağıttırmaya dayandı; üretim sisteminin aslına ise dokunmadı. 2008’den bu yana Avrupa’da büyüme güçleşti, ekonomik krizler ve ekolojik sorunlar refahı sürdürmeyi zorlaştırıyor. Yenilikçi teknolojiler dahi bu tabloyu değiştirmeye yetmedi. Böyle bir ortamda, sosyal demokrasinin klasik gelir dağıtımı reçeteleri anlamını yitiriyor. Yine de sosyal demokrasi büsbütün geçmişte kalmış değil; yeni yanıtlar arıyor. Son dönemde öne çıkan iki öneri var: Büyümeye dayanmayan refah modelleri (ör. Tim Jackson) ve piyasa mantığından ayrışan ‘démarchandisation’ yani toplumsal alanın meta olmaktan çıkarılması. Mevcut kurumları ve toplumsal hedefleri radikal biçimde yeniden yazmak ise bir sonraki büyük mesele. aoc.media/opinion/2026/10/25…
1
12
927
Kurgu dışı kitap satışlarının düştüğü ve türün kriz yaşadığı bugünlerde, anlatılan hikâyede genellikle suçlu olarak okurlar gösteriliyor. Dünyanın karmaşası karşısında yorulan, gerçeklerden uzaklaşmak isteyen, bilgiyi başka kaynaklardan alan okurlar. Ancak mesele sadece okur tercihlerine indirgenebilir mi; başka nedenler de olabilir mi? Kurgu kitaplar için yayınevleri sistemli tanıtımlar ve büyük ödüllerle yazarlarını parlatırken, aynı destek kurgu dışı türler için neredeyse yok. Yayıncılar, yatırımlarını daha çok popüler ve büyük kitlelere seslenen türlere yapıyor; kurgu dışını ise çoğunlukla yazarın kendi çevresine bırakıyor. Bu yaklaşım, kurgu dışı kitapların ‘zaten satmıyor’ bahanesiyle görünmezleştirilmesine yol açıyor. Oysa yayınevleri, kitapların potansiyelini belirleyen ve desteği sağlayan taraf. Kısacası, sektör kendi elini kolunu bağlarken, okuru suçlamak kolay bir çıkış yolu oluyor. Bir diğer büyük sorun ise fiyatlar. Sert kapaklı (ciltli) kitaplar artık neredeyse lüks; daha ucuz basımların sayısı da azalıyor. Özetle, gerçeklerle bağ kurmak isteyen okur çoğu zaman sadece kitabı değil, temel ihtiyaçları arasında tercih yapmak zorunda kalıyor. Tüm bu tabloya rağmen; hâlâ öğrenmeye, farklı hayatlara dair okumaya aç, yalnızca bütçesine uygun fırsatları bekleyen sessiz bir okur kitlesi var. Belki mesele sıkılmış olmamız değil, sadece o kitaba ulaşamamakta yatıyordur… thewalrus.ca/nonfiction-is-s…
1
2
4
1,080
Sosyal Bilimler retweeted
Kitabın fiyatını kim belirlemeli? Büyük indirimler okurun kitaba erişimini kolaylaştırırken, bu rekabete dayanamayan bağımsız kitapçıların kapanması okuma kültürünü nasıl etkiliyor? Polonya’da yeniden gündeme gelen sabit kitap fiyatı tasarısı, bu soruları Orta Avrupa yayıncılığının merkezine taşıyor. Yeni çıkan kitapların fiyatını 12 ay boyunca sabitlemeyi öngören tasarı, toptan satış indirimlerine ve dağıtıcıların yayınevlerinden talep ettiği ek ücretlere de sınır getiriyor. Destekçileri, düzenlemenin küçük kitapçıları ve yayıncılıktaki çeşitliliği koruyacağını savunurken, karşı çıkanlar rekabetin zayıflayacağı görüşünde. Jaroslaw Adamowski, Bulgaristan ve Çekya’daki tartışmalara da uzanarak fiyat meselesinin ardındaki daha geniş soruyu ele alıyor: Nasıl bir kitap piyasası istiyoruz ve bu piyasada kimlerin ayakta kalmasını önemsiyoruz? publishingperspectives.com/2…
2
7
452
Yemen’in Taiz kentinde yıllardır süren savaş, şehri ikiye böldü; kuzeyde Husiler, güneyde çeşitli milisler. Cephenin ortasında uzayan bir kuşatma, halkın gündelik hayatını adeta imkânsız kıldı. Kuşatma öyle uzun sürdü ki, tarihin en meşhur kuşatmalarını bile geride bıraktı. Husilerin 2014’te güçlenmesiyle başlayan iç savaş; İran, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi aktörlerin çekişmesiyle boyut kazandı. Dış müdahaleler ateşi harladı, silahlı gruplar ülkede devleti fiilen parçaladı. Çatışma yanlısı koalisyonlar ise çoğunlukla kendi çıkarları peşinde. İstatistikler yetersiz ama savaşın insan bedeli çok ağır: Binlerce çocuk açlıktan öldü, on binlerce insan şiddet ve hastalıklardan hayatını kaybetti. Artık ölümü ve trajediyi saymak bile mümkün değil; ülke adeta sayısız felaketin toplandığı bir harabeye döndü. Amerika Birleşik Devletleri, Husi’lere karşı çıkar sağlamak amacıyla bir dizi grupla iş birliği yaptı; ancak giderek daha fazla kanıt, bu grupların birçoğunun savaşı şahsi çıkarları için uzatmaya çalıştığını gösteriyor. Yani, büyük güçlerin desteğiyle sürdürülen bu savaşta Yemenlilerin huzuru ya da refahı neredeyse hiç gözetilmedi. Uzmanlar Yemen’in düze çıkması için çözümün daha fazla silah değil, gerçek bir diyalog ve diplomasi olduğunu vurguluyor. Fakat hem bölgesel hem de uluslararası aktörler bu dersten hiç sonuç çıkarmıyor. Şimdilik, Yemenlileri daha çok acı ve belirsizlik bekliyor. nybooks.com/articles/2026/11…
2
391
2022’nin başında Twitter’da bir sendika girişimi başlatıldığında, teknoloji sektöründe işler gerçekten değişiyor gibiydi. Trump’ın 6 Ocak’taki şiddet çağrısının ardından, çalışanlar platformun siyasi etkisi konusunda şirket yönetimine baskı yaptı. Twitter’ı görevini yapmaya zorlayanlar yöneticiler değil, kendi çalışanlarıydı. Bu başarı, çalışanlara yeni bir özgüven ve dayanışma sağladı. Artık sadece demokrasiyi korumak değil, kendi çalışma koşullarında ve şirketin geleceğinde söz sahibi olmak istiyorlardı. Twitter’daki sendika hareketi, deneyimli örgütçülerin desteğiyle güçlenmeye başladı. Teknoloji çalışanlarını tipik sendika üyelerinden ayıran bir nokta vardı: Yüksek maaşlar, özgür çalışma biçimleri, kendilerine “yaratıcı” ve “dünyayı değiştiren” aktörler olarak bakmaları. Bu tavır, sektörde sendikalaşmanın önündeki en büyük engellerden biriydi. Fakat Trump’ın seçilmesi ve sektörün giderek toplumsal öfkeye hedef olması, çalışanlarda bir bilinç yükselişi yarattı. Sıradan işçi taleplerinden çok daha fazlasını istediler: Hangi teknolojinin geliştirilip nasıl kullanılacağına, şirketlerinin topluma etkisine müdahil olmayı hedeflediler. Askeri projelere karşı durdular, iklim hedefleri istediler, daha az ayrıcalıklı çalışanlar için mücadeleye katıldılar. Kısa sürede somut başarılar elde ettiler. Beş yıl sonra tablo tamamen değişti: Teknoloji milyarderleri, bir zamanlar eleştirdikleri siyasi güçlerle ittifak kurdu. Elon Musk Twitter’ın başına geçip sendika girişimini hızla ezdi, çalışanların çoğunu işten çıkardı. Diğer büyük şirketler de benzer şekilde çalışanlarına baskı uygulamaya başladı. Sonuçta, teknoloji çalışanlarının geliştirdiği dayanışma bir tehdide dönüştü; sektör elitleri bu tehdide karşı birleşti. Sektör artık sadece ekonomik değil, siyasi olarak da toplumu yönlendiren ve çalışan direnişini bastıran bir oligarşiye dönüştü. Peki, bir sonraki ayaklanma mümkün mü? bostonreview.net/articles/th…
1
3
364
Seçili 20 kitap, 22-29 Ekim’de Amazon’da %40’a varan indirimlerle. Felsefeden psikolojiye, okuma listenizde bekleyen kitaplara göz atmanın zamanı. Kampanyadaki kitaplar ve indirimli fiyatlar Amazon mağazamızda. Stoklarla sınırlıdır. Mağazayı İncele: amazon.com.tr/s?me=A3AH4PZJK…
7
2
14
1,807
Fransa’da 2026 sonbaharında lise öğrencileri, daha eşit bir eğitim ve adil davranış talebiyle harekete geçti. Hükümet ise bu gençlik hareketini, hemen hemen tüm kamuoyuna ‘şiddetli şehir isyanı’ etiketiyle sundu ve güvenlikçi bir dil kullandı. Geçmişteki protestolardan bu yana, kamu düzenini koruma yaklaşımı değişti. Tartışma ve sakinleştirme yerine, doğrudan çatışma ve baskı ön plana çıktı. Polisin sert müdahaleleri, gençlerde ciddi yaralanmalara yol açtı ve uluslararası kamuoyunun da tepkisini çekti. Gençlerin talepleri, araştırmacı Julien Talpin’in belirttiği gibi, banliyölerdeki gençlerin gündelik yaşamında giderek büyüyen bir öfkeye işaret ediyor. Eğitimdeki sürekli artan ayrımcılık ve toplumsal eşitsizlikler, bu gençlerin yaşadığı daha geniş çaplı adaletsizlik ve etnik-dışlamanın birer yansıması olarak ortaya çıkıyor. Sık sık ‘şiddet’ damgasıyla dışlanan bu protestolar, aslında bir bütün olarak toplumsal sorunlara dikkat çekiyor. ‘Şiddetli şehir isyanı’ kavramı, uzmanlara göre durumu tek boyuta indiriyor; oysa bu öfke çok daha karmaşık ve köklü. Tüm bu baskılara rağmen, gençler arası dayanışma ve birlikte hareket etme duygusu oldukça güçlü. Banliyö kültürü, birçok genç için ortak bir kimlik duygusuna ve yeni bir siyasi söyleme zemin hazırlıyor. 2026 hareketi, yalnızca karşı çıkmakla kalmayıp kamusal hizmetlerde eşitlik talebini siyasetin merkezine taşıyor. Ancak şu soru hâlâ gündemde: Bu hareket, kalıcı bir değişime yol açabilecek mi, yoksa yine bastırılma döngüsüne mi hapsolacak? aoc.media/analyse/2026/10/21…
1
1
2
472
Medyada sıkça şu ortaya çıkıyor: Sağ, kolayca fotoğraflanabilen krizleri, çatışmaları, yıkımı öne çıkarabiliyor. Çünkü kötülük bir olaydır, haberliktir. Solun ise savunduğu çoğu şey —güvence, huzur, dayanışma— bir duruma, sıradan ama uzun süren süreçlere yayılmıştır; kameraya kolayca yakalanmaz. Solun elinde de çarpıcı görüntüler var; savaş, acı, mağduriyet anları... Fakat bu kareler hep birilerine acı çektirildiği, yaralanmış hayatların fotoğrafları. Sontag’ın dediği gibi, başkalarının acısını tekrar tekrar gösterince, zamanla hissizleşiyoruz. Solun parlak anları, birlikte üretilen neşe, tatildeki işçiler, Berlin Duvarı’nı aşan kalabalıklar, sokakta dans eden insanlar. Bu tür çoğul, merkezi olmayan sevinçler, kısa vadede o kadar sansasyonel görünmese de toplumsal hafızada umut ve dayanışma olarak iz bırakabiliyor. Medya çoğunlukla yıkımı, çatışmayı gösterirken asıl görünmez kalanlar; günün sabahında işine giden hemşire, ilk otobüsü süren şoför, bir mahalleyi yaşatan sıradan insanlar. Onlar sayesinde dünya döner ama onlar hiçbir kareye sığmaz. Sol için gerçek mesele şu: Görünmeyeni, değeri hemen anlaşılmayanı göstermek. Hangi görüntünün geleceğe kalacağını, toplumsal hafızada nasıl işleneceğini önceden bilmek mümkün değil. Ama asıl mesele hem bakmayı hem beklemeyi yeniden öğrenmekte. aoc.media/opinion/2026/10/20…
1
3
488
Johannes Vermeer, yüzyıllar boyunca rakipleriyle kıyaslanamayacak bir çekiciliğe sahip. Bunu Rembrandt gibi ustalar dahil, başka Hollandalı ressamlar üzerinden düşündüğümüzde bile anlıyoruz: Hiç kimse Netscher’in Danteli için tişört üretmiyor, ama Vermeer’in bir tablosu neredeyse kitle kültürünün simgesine dönüşmüş durumda. Vermeer’in tablolarındaki tuhaf büyü; bir yandan gündelikliği ve sessizliği, diğer yandan ışığın hem dokunulabilir hem de büyüleyici olmasını bir araya getiriyor. Onu sadece yetenekli bir usta değil, tanımı hep eksik kalan bir gizem hâline getiren de bu maharet ve iki yüzyıl süren unutulmuşluğu. Zamanla sanat tarihçileri de Vermeer üzerine kendi teorilerini inşa etti. Hangi tabloların ona ait olduğu, kullandığı teknikler ve ‘ne anlatmak istediği’ bitmek bilmeyen tartışmaların konusu oldu. Gizli anlam arayışları, teknik analizler ve hayatıyla ilgili boşluklar hâlâ dolmuş değil. Elde bu kadar az somut bilgi varken, çoğu yorum ve teori neredeyse anahtarsız bir kapıyı zorlamak gibi. Birçok araştırmacı, tabloların ve hayatın ortak bir sırla açılabileceğini düşünüyor. Oysa her yeni yaklaşım, kesinlikten çok yeni belirsizlikler üretiyor. Vermeer’in eserlerinde görmediğimizi aramaktan vazgeçebilir miyiz? Belki de tabloyu bir bilmece olarak değil; azın çok, belirsizliğin ise büyü olduğu bir önerme olarak okumalıyız. Bazen anlatılmayan, verilenden çok daha açıklayıcıdır. nybooks.com/articles/2026/11…
1
3
368
Teknolojinin getirdiği ilerleme ile tehditleri aynı anda görmek zorundayız. Václav Havel, dijital devrim ve yapay zekâ gibi değişimlerin bize yalnızca kolaylık değil, aynı zamanda özgürlüklerimiz için riskler de getirdiğini hatırlatır. Havel, teknolojinin insanın hizmetinde olduğu ölçüde değerli olduğunu savunur. Onu tamamen suçlamaz; temel sorun, teknolojiyi sorgusuzca benimseyip zamanla onun iradesine boyun eğmemizdir. Teknoloji, ancak insanlık için sorumlu bir araç olursa anlam kazanır. Bugün hepimiz, algoritmaların karar verdiği ve kontrolün elimizden kaydığı bir dünyaya adım atıyoruz. Kredi reddinden sosyal medya akışına kadar birçok konuda hayatımızı şekillendiren bu sistemler, rasyonel ama insanlıktan uzak sonuçlara yol açabiliyor. Havel teknolojiyi tümüyle reddetmez, ama gelişmenin her soruna yeni bir teknolojiyle cevap vermek anlamına gelmediğini söyler. Ona göre, insan özgürlüğü ve iradesini korumak için, teknolojiye yön vermede toplumsal ve küresel sorumluluk şarttır. Havel’in “küresel sorumluluk” çağrısı sadece devletlere değil, herkese; yani bize de sesleniyor. Evrensel bir insan deneyimi ve ortak bir gelecek için, teknolojiyi amaçlarımız doğrultusunda şekillendirmek zorundayız. Teknolojik devrim hayatımızın her alanında var. Havel’in düşünceleri, bu yeni çağda ortak iyiyi gözeten, insanı ve demokrasiyi merkeze alan bir toplumsal sorumluluğun ne kadar elzem olduğunu gösteriyor. Peki, bu yolda sorumluluğu üstlenecek miyiz? esprit.presse.fr/actualites/…
2
4
365
Yapay zekâ edebiyata, sanata, eğitime ve daha pek çok yere hızla yayılıyor. Artık yazılan her şeyin gerçek mi, makine ürünü mü olduğundan emin olmak zorlaşıyor. İnsanlar birbirlerine, hatta kendilerine bile yabancılaşıyor. Dilimiz, sezgilerimiz ve kültürel birikimlerimiz nesiller boyu bize yol gösterdi. Şimdi bu temel bağlar, milyonlarca dili ve kültürü, tanınmaz bir püreye çeviren algoritmalar karşısında çözülüyor. Gerçek ile sahte, geçmiş ile şimdi, insan ile makine arasındaki çizgiler kayboluyor. Teknoloji devlerinin ‘düzenleme’ talepleri samimi görünmüyor. Asıl amaçları, devletle bütünüyle iç içe geçerek kendi çıkarlarını garanti altına almak. Böylece hem küçük rakipleri saf dışı bırakacaklar hem de toplumsal denetimi ellerinde tutacaklar. Şirketler, insanlığın tüm bilgi ve yaratımlarını devasa veri havuzlarına çekip ticarileştiriyor. Bunu yaparken yazarlardan sanatçılara, herkesin emeği ve hayalleri şirketlerin malı hâline geliyor; geride insanı insana, toplumu kendine yabancılaştıran bir ‘tinsel atık’ kalıyor. Yapay zekânın ne yapıp yapamayacağını tartışırken, aslında onun neyi dönüştürdüğünü gözden kaçırıyoruz. Araştırmalar, insan zekâsında gerilemeye, düşünce ve dilde mekanikleşmeye işaret ediyor. Yeni kuşakların kendi dillerini, arzularını ve hatalarını yaşama hakkı bile elden kayıyor. Teknoloji devleri artık açıkça şunu söylüyor: Ya biz, ya siz. İnsanlığa bir hayatta kalma mücadelesi sunuluyor. Sorunun çözümü sadece düzenleme taleplerinden fazlasını gerektiriyor. Belki asıl sorumuz şu olmalı: Bu gidişe gerçekten ‘aşırı önlemle’ dur diyebilecek miyiz? equator.org/articles/arundha…
1
1
14
715
Başarılı insanların hayatı hep sabahın erken saatlerinde başlar, bilim dolu eğitimler ve uzun çalışma saatleriyle geçer sanılır. Oysa Viktorya dönemi Britanya’nın zenginleri için durum bambaşkaydı: Geç uyanır, bolca eğlenir, içki içer ve partilemeye ciddi zaman ayırırlardı. Tüm bunlara rağmen bu elitler, kendi ölçütleriyle oldukça başarılıydılar. Dönemin Britanya’sı dünyanın en zengin ve güçlü ülkesi olmuş, ticarette ve siyasette büyük etkiler yaratmıştı. Onların başarısı zekâ ve disiplinle değil, iletişim becerileri ve iç grup dayanışmasıyla geldi. Takım kurmaya, ağ oluşturmaya ve itibara önem verdikleri bir düzen kurdular. Sert çalışma disiplinin tek geçerli yol olduğuna kolayca inanmamalı! Viktorya okullarında ‘ezberci ve sıkı’ eğitim beklenirken, gerçek oldukça sosyal ve esnek bir sistemdi. Sportif faaliyetler, arkadaşlıklar ve takım ruhu, derslerden bile çok daha değerli görüldü. O dönemin gündelik hayatı dışarıdan tembelce görünebilir. Ama toplantılar, balolar ve akşam yemekleri, eğlenceden çok iş bağlantıları ve bilgi alışverişi içindi. Sosyal hayat, işle tamamen iç içeydi. Böylesi bir topluluk olmak bir bedel gerektiriyordu: daha az üretkenlik gibi. Ama karşılığında birlik, sadakat ve itibarı paylaşan güçlü bir ‘duygusal köy’ oluştu. Peki bugün başarıya giden tek yol hâlâ sabah 5’te kalkmak mı? worksinprogress.news/p/why-w…
9
483
Acziyet, yalnızca finansal zümrenin sebep olduğu ekonomik krizin maliyetini ödemeyi reddetmek değil; aynı zamanda günlük yaşamın kültürel ve ruhsal bağlamda normalleştirilmesinde vücut bulan simgesel borcu reddetmektir. Sefalet, çekirdek ailenin kültürel konformizminde, bireysel varoluşun münzevi mahremiyetinde yatar. Gereksinim ve duyguların özelleştirilmesi, toplumsal enerjileri kapitalist kültür zincirine tâbi kıldı. Kapitalist tahakkümün evveliyatı, gereksinimlerin üretilmesinden ve özelleştirilmesinden yani kültürel ve ruhsal bağımlılıkların yaratılmasından ayrı tutulamaz. Toplumsal acziyet, kapitalist konformizmin topluma dayattığı öncelikler listesinden bağımsız olmaktır. Amazon'dan Hızlı ve İndirimli Satın Al: amazon.com.tr/dp/625941112X
5
1
20
1,008
Lise öğrencileri sokağa çıktıklarında sadece derslerin ve okulların koşullarına itiraz etmiyorlar. Aynı zamanda, demokrasi içinde onlara tanınan gerçek yeri de sorguluyorlar. Gençlerden vatandaşlığı öğrenmeleri bekleniyor, ama çoğu zaman bu vatandaşlığı dolu dolu yaşamalarına izin verilmiyor. Bu gençlik hareketleri, yalnızca gençlerin kendi aralarındaki dayanışmayı ve temsil biçimlerini değil; aynı zamanda vatandaşlık dediğimiz olgunun günümüzde neye dönüştüğünü de göz önüne seriyor. Okullar ve devlet kurulları, gençlerin taleplerini nasıl karşılayacağı konusunda sık sık ikilemde kalıyor. Gençlerin protestoları, otoriteye duyulan güvenin giderek azaldığını ve insanların kararlara daha fazla katılma isteğinin arttığını gösteriyor. Bu katılma arzusunun, sadece bir döneme ait geçici bir heves olmadığı; aksine vatandaşlık anlayışında uzun vadeli bir değişimin parçası olduğu anlaşılıyor. Ancak burada bir gerilim var: Lise öğrencileri henüz oy hakkına sahip değiller, bu yüzden seslerinin ne kadar duyulacağı çoğu zaman tartışmalı oluyor. Taleplerinden çok, bu talepleri dile getirme hakları sorgulanıyor. Bu da gençlerin demokrasiye olan güvenini etkiliyor. Sonuç olarak; lise öğrencileri, geleceğin vatandaşları olmanın ötesinde, bugünün de tartışmalarına ve toplumsal dönüşümlerine aktif olarak katılıyor. Demokrasinin gerçek anlamda yaşanması için, gençlerin bu çabalarının ciddiye alınması şart. aoc.media/analyse/2026/10/18…
1
2
377
Fransa’da son yıllarda on binlerce lise ve üniversite öğrencisi, daha iyi eğitim koşulları ve mevcut sistemin değiştirilmesi için sokaklara çıkıyor. Talepleri arasında daha fazla öğretmen, uygun ders programları ve üniversiteye girişte daha adil bir sistem var. Araştırmalar, ergenliğin başından itibaren gençlerin ciddi psikolojik zorluklar yaşadığını gösteriyor. Özellikle kızlarda bu sorunlar daha sık. Pandemi ise bu eğilimi daha da kötüleştirmiş; gençlerin kaygısı ve depresyonu yetişkinlere göre daha fazla kalıcı hâle gelmiş. Lise öğrencileri arasında depresyon ve intihar düşüncesi ciddi oranda artmış durumda. Üniversiteye geçen 18-29 yaş grubundaki genç yetişkinlerde de depresyon, kaygı ve intihar girişimleri en yüksek seviyelerde seyrediyor. Okul baskısı son yıllarda daha da belirginleşmiş. 2014’te 15 yaşındaki kızların %40’ı okul kaynaklı yoğun baskı hissettiğini söylerken, 2022’de bu oran %60’a ulaşmış. Destek görememe ve artan sınıf kalabalığı da öğrencilerin üzerindeki yükü artırıyor. Gençlerin ruh sağlığı, sadece evde değil, okulda ve dijital ortamlarda yaşadıkları deneyimlerle doğrudan ilişkili. Adaletsizlik ve gelecek kaygısı, mevcut eğitim ortamında gençlerin ana gündemi hâlini almış durumda. Bugün Fransa’da öğrencilerin protesto için sokağa çıkmasının temelinde, son yıllarda hem eğitim koşullarındaki bozulma hem de ruh sağlıklarının giderek kötüleşmesi yatıyor. ‘Gençler neden bu kadar baskı altında hissediyor?’ sorusu, hem araştırmacıların hem de gençlerin kendisinin gündeminde. theconversation.com/frances-…
5
14
900
Devlet çoğu zaman iyi bir niyetle yeni görevler üstlenir: örneğin çocuk bakımı, yerli gıda üretimi veya güneş enerjisi desteği. Bu iyi niyetler, zamanla yeni kurallara ve onları denetleyecek bir kadroya dönüşür. Her yeni düzenleme, ardından yenilerini getirir ve devlet eşrafı gitgide büyür. Kamu personeli sayısı tartışılırken genellikle sadece merkezi yönetim çalışanlarına bakılır. Oysa bunlar devletin en küçük kısmını oluşturur. Gerçekte kamu istihdamı üç düzeye yayılır: merkezdeki yönetim, hastane ve okul gibi kurumlarda çalışanlar ve devlete bağlı ya da finansman alan şirketler. Bu son grup, genellikle ihmal edilen en kalabalık kesimdir: Devletten doğrudan maaş almayan ama kamunun kontrol ettiği veya finanse ettiği şirketlerde çalışanlar. Onları da hesaba katınca, neredeyse her dört çalışandan biri devlete bağlı hâle gelir. Devletin bazı hizmetleri artık ayrı şirketler üzerinden yürütülüyor. Eskiden devlet dairesi olan kurumlar, zamanla anonim şirketlere dönüştürüldü. Kamu hastaneleri, toplu taşıma ve enerji şirketleri bunun örnekleri. Bu kurumlar istatistiklerde devletin değil, şirketlerin arasında sayıldığı için devlet kâğıt üzerinde daha küçük görünüyor. Yalnızca devletin kendi kurumlarına bakarsak gerçek büyüklüğünü göremeyiz. Çünkü devlet, kendisine bağlı ya da yakın kuruluşlar üzerinden de büyüyor; üstelik bu büyüme istatistiklere her zaman yansımıyor. Bu yüzden devleti sınırlamak isteyenlerin önce bu yapının tamamını görmesi gerekiyor. schweizermonat.ch/der-staat-…
3
1
14
898
Çin’de şehirleri yöneten belediye başkanları biraz girişim sermayedarı gibi düşünülüyor: Büyüyen kendi kent portföylerini başarıya taşırlarsa terfi ediyor, başarısız olurlarsa yerlerini kaybediyorlar. Hefei ve Hangzhou gibi şehirler, elektrikli araçlar, batarya ve yapay zekâ alanlarında küresel merkezlere dönüştü; bu başarının itici gücü de şehirler arası rekabet. Pek çok büyük Çinli şirketin arkasında merkezi hükümet değil, yerel yönetimlerin desteği var. Huawei ve BYD gibi devler, özel ekonomik bölgelerde kent idarelerinin esnek yönetim tarzı sayesinde büyüdü. Devlet bazen sektörleri teşvik ediyor ama hangi şirketin öne çıkacağı yarışmayla belirleniyor. Hefei Belediyesi’nin 2008’de yaklaşık yarım milyar dolarlık yatırımıyla sıradan bir ekran üreticisi olan BOE, dünyanın en büyük ekran tedarikçilerinden biri oldu. Şehir bu ve benzer yatırımlarının meyvesini alıp yeni girişimlere destek olarak büyümeyi sürdürüyor. Kentlerin birer yatırım portföyü gibi yönetilmesinin ardında, yerel yöneticilerin performans değerlendirme sistemi yatıyor. Ekonomik büyüme, şehirde gelir artışı ve benzeri göstergelerde kim öne çıkarsa hızlıca terfi alıyor; tersi ise yolun sonu anlamına gelebiliyor. Çin’de yerel yönetimler topladıkları gelirin büyük kısmını şehir bütçesine katıyor ve kendi başarıları için çalışıyor. Şirketleri çekmek için büyük teşvikler, arazi kolaylıkları ve hızlı bürokrasi sunuluyor; Tesla’nın Shanghai fabrikası bu modelin en parlak örneklerinden biri. Bütün bu başarıların arkasında eski Amerika’da da var olan yerel büyüme makineleri var. Çin’in mucizesi, unuttuğumuz bu yerelden yükselen modelin hâlâ çalışıyor olması. Soru şu: Kendi şehirlerimizde büyümeyi yeniden nasıl ateşleyebiliriz? worksinprogress.co/issue/chi…
1
3
13
810